29 Temmuz 2015 Çarşamba

Svidrigaylov ve Dunya'nın Son Görüşmesi



Bir "Suç ve Ceza" okuru iseniz Svidrigaylov'un giderken söylediği o efsane cümleyi hatırlıyor olmalısınız. "Sorarlarsa Amerika'ya gittiğimi söylersiniz." Zihnimde farklı metaforlar oluşturan bir cümle olmuştu. Aslına bakarsanız Svidrigaylov, Raskolnikov'un bir anti-tezi sayılabilir. Svidrigaylov cesur bir kişiliktir benim gözümde. Çizgileri keskin ve nettir. Olacak bir şey varsa olur. Yapılacak bir şey varsa yapılır. Fakat Raskolnikov karakterini irdelediğimiz zaman içinde yaşadığı durumu, hisleri, duyguları kendisine bile itiraf edemeyen, ruhu dar bir alana sıkışmış bir portre görürüz. Svidrigaylov, hayatını Dunya üzerinde şekillendirmeye çalıyordu. Yaşamının merkezine Dunya'yı yerleştiriyordu. Fakat Dunya, Svidrigaylov'u reddetti. Çünkü Svidrigaylov onurlu bir hayat sürmemişti. Geçmişi kirliydi. Utanç duyulacak şeyler yapmıştı. Netice olarak Dunya reddedince Svidrigaylov'u, yolun sonu görünmüş oldu. "Sorarlarsa Amerika'ya gittiğimi söylersiniz." diyerek yaşamı bıraktı. Raskolnikov'a dönecek olursak... Onurlu bir yaşam mücadelesi var. Svidrigaylov'un tam tersi bir şekilde. Yaşam onu bazı şeyler için kötülüğe zorladı. Fakat Svidrigaylov'un kötülükleri bir zorlama değil bir tercihti. İki zıt kutbu temsil ediyor bana göre. Fyodor Dostoyevski'ye hayran olmamak elde değil. Bazen düşünüyorum. Dostoyevski hangisi? Raskolnikov mu, Razumihin mi, Svidrigavlov mu?

Altı Dakika Sekiz Saniye

Dinçer: Mutlusun.
Eyüp: Nasıl mutlu olmaz insan?
Dinçer: Güzel bir haber mi aldın?
Eyüp: Bir yıl oldu aşağı yukarı. Bir yıldır duymuyordum sesini. Soluğunu hissetmemiştim bir yıldır. Biliyorsun işte, dillendirmeye gerek yok.
Dinçer: Buraya mı gelmiş?
Eyüp: Yok buraya gelmemiş.
Dinçer: Parça parça söyleme şunu.
Eyüp: Konuştuk. Ayaklarım yerden kesildi. Bulutlara tırmanıyorum zannettim.
Dinçer: İyi miymiş?
Eyüp: Evet iyiymiş.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Sular Yükselmeden Toprağı Anlamalıyım

Fyodor Dostoyevski'nin Ecinniler'de "Kendini feda etmekte bulduğu mutluluğu başka hiç bir yerde bulamaz insan." cümlesini kurarken nasıl bir ürperiş yaşadıysa, ağzından köpükler çıkararak kendini duvardan duvara vuran bir canlının nihayet hayat iksirine kavuşması gibi gözleri nasıl ışıldadıysa ve ruhunu sonsuz bir düzlüğe bıraktıysa, bu cümleden hareketle bir şeylerin keşfini yaşıyor olduğumu düşündüm. Dostoyevski'nin varoluşçuluk meselesine nihilist bir pencereden yaklaşması ve buna bir eleştiri getirmesi, hürriyet - mutluluk - benlik gibi ana kavramlar etrafında bir yolculuğa çıkmamı sağladı. Üzerinde kafa yorduğum ve anlamlandırmaya çalıştığım bu cümle eksikti. İnsan kendini feda etmeli, niçin feda etmeli, aradığı mutluluğu bulmak için, kime feda etmeli?

Bugün ikindi namazını müteakiben bir dostumla ve kıymetli bir büyüğümle buluştum. Sohbetimiz derinleşti, konu konuyu açtı, nihayet hür olmak, hürriyet sahibi olmak meselesine geldi. Üçüncü çay servisini alırken masamızda şu cümleler kuruldu: "Müslüman hür değildir. Özgür değildir. Senin bir arkadaşın, bir dostun, bir yakının, herhangi bir sıkıntıya düşmüş olsa ve senin kapını çalsa, onun derdini sıkıntısını çözebilecek olanağa sahip olsan, o kapına gelen insanı geri çevirme gibi bir seçeneğin yoktur. Çünkü sen hür değilsin. Ona yardımcı olmak zorundasın. İman etmiş olmak, İslam'a teslimiyet göstermek bunu gerektirir." Sohbetin seyri biraz daha koyulaştı. Havanın bunaltıcılığını hafifleten ve ruh iklimime serinlik katan daha bir çok noktayı yakalama fırsatım olmuştu.

Karanfil Fanzin #14: Batı Cephesinde Yeni Bir Şeyler Var

Karanfil Fanzin'in Temmuz sayısı çıktı. 14. defa sizleri bekliyor olmanın heyecanını duyuyoruz. 14. defa "merhabalar olsun" diyoruz. Bu sayımızda şiir ve deneme sahasında bir araya geldik. Çeviri şiirimiz bu sayıya yetişmedi. Bu sayıya özel olarak hazırladığımız sürpriz bölüm var. Küçük bir bulmaca, çözmeniz üzere kalemi elinize almanızı bekleyecek.

Eyüp Aktuğ, "Biraz Toprak Etimi Soyacak Kadar" şiiriyle kendisini gecenin dalında koparacak bir rüzgarın yolunu gözlüyor, "Korkulu ve tedirginim ağaçtan inemeyen bir çocuk gibi" mısraı ile hüznüne ortak olacak bir sağnak arıyor. Ardından Abdullah Güneş, "Tekerlekli Sandalye" şiiriyle gülüşerek halay çeken kadınların sisli bakışlarını resmediyor bizlere ve "Fikirler saplantılı sözcüklerle boğuşurken / Etimden irkildim" mısralarıyla kumral bir çocuğa darlanışını anlatıyor. "Dizlerinde Yaşamanın" şiiriyle Kaan Çapkın, bir açmazın peşine düşüyor ve "Çaresizlikten yeğdir bir anda yok olmak" mısraı ile kendi reçetesini kendisi yazıyor. Yasin Fişne ise "Sevdaya Yakarışlar" şiiriyle hükmen galip gelen ameliyat masalarından hareketle bir an için donuksuyor, "Aniden çatıyor kaşlarını elektrik yutmuş kablolar" mısraıyla o türküye bir kez daha selam gönderiyor.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Ağır Bir Trajedi ve Tarife Sığmaz Bir Dram

Tıpkı bir çok Alman eleştirmenin yaptığı gibi ben de "ağır bir trajedi ve tarife sığmaz bir dram" ön cümlesiyle yorum ve değerlendirmelerime başlamak istiyorum bu romandan söz ederken... Erich Maria Remarque'nin Tanrının Gözdesi Yok isimli romanından söz ediyorum sizlere. Karamsar ve bir yönüyle de sofistike bir yapıt. Ölümü anlatıyor. Romanın seyrinde aşk üzerine kurulmuş bir atmosfer görsem de yaşam ve ölüm arasındaki çekim kuvvetinden söz ediyor. Roman türüne klasik eserlerden bakan bir okuyucu olarak, kitabın konusu ve yazarın bu konuya sinist idealizm ile yaklaşması bende esere karşı alaka uyandırdı.

Romanın yazarını şöhret ile bir araya getiren roman ise Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok isimli eseri. Yanlış hatırlamıyorsam 1930'lu yıllarda filme de alınmıştı. Dünya henüz bir savaştan çıkmış ve yeni bir savaşın hazırlıklarını yaparken "savaş karşıtı" bir eser yazmak, bu eseri filme almak ve üstelik bütün bunları Adolf Hitler'in güçlenmeye başladığı bir dönemde başarmak gerçek takdir edilesi ve saygı duyulasıdır. Filmin bir sahnesi var ki içinde yeryüzünün bütün acılarını barındırıyor.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Yenik Bir Adamın Hikâyesi



Hayır, bütün günah bende! Bir gün beni arayacaklarını, bu halimle onlara rezil olacağımı düşünmeliydim. Ama yapamadım. Şu sahte şirket unvanıyla, üç beş kuruşa cicili bicili mektup kâğıtlarına bastırdığım Osman Türker İthalat ve İhracat Kolektif Şirketi unvanıyla aldattım onları. Adres yerine burasını gösterdim. Bütün bir ömür sabahları evden çıkarken karısının boynuna sarılan, akşama eve milyoner döneceğim diye hayaller kuran, sonra gün kararırken arkadaşlarından üç beş kuruş borç alıp meyhane köşelerinde rüyasını cilalayan yenik bir adamın hikâyesi… Benim hikâyem…

Her şey uzun seneler evvel İzmir’de başladı. Tariş Mağazalarında çalışıyorum o zamanlar. İşim kıyak. Beni sorarsan, Allah inandırsın filinta gibi delikanlıyım. Karı kız dersen kredi bin beş yüz… Hangisine yan baksam çarkının kayışı oynuyor yerinden. Ama bizim mağazanın solundaki tuhafiyeci var ya… Kızı Güler’i görünce elim ayağım tutuluyor, çarpılıyorum. Babası zengin, yine de mağaza da çalıştırıyor kızı. Arada bir çaktırmadan sinyalleşiyoruz. Ama suya delik açma misali. Bir akşam tam köşeyi dönerken, şırak bir kol koydum, kestim önünü. Baktım, hemen böyle, nasıl diyeyim, güneş gibi gülüverdi abi. Sonra ne yaptım, ne ettim ben de bilmiyorum. İçimden hep böyle ağlamak geliyor, durup dururken gözlerim yaşarıyordu. Bir şey değil el aleme rezil olacağız, dedikodu dersen zaten almış yürümüş. Canım, zavallı meleğim…

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Türk Sinemasındaki Okul - Kolej Temalı Filmler

Sizlere bu yazımda sinemamızda kolej - okul temalı filmlerden söz edeceğim. Daha önce birkaçını tekrar ve tekrar izlediğim filmler arasında melodram, romantik güldürü ve didaktik yapıda olanlar vardı. Sinemamıza genel bir bakış açısıyla yaklaştığımız zaman ağırlıklı kullanılan temanın melodram olduğunu görürüz. Zengin kız fakir oğlan yahut tam tersi olan konuları bir çok filmde yakalarız. Fakat ekseriyetle mutlu bir netice ile karşılaşır, son yazısını gönlümüz rahat bir şekilde karşılarız. Dönemin sinema yıldızlarınca bizlere sergilenen bu filmlerde jönprömiyerler, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, Orhan Günşiray, Göksel Arsoy, Ayhan Işık, İzzet Günay, Tamer Yiğit, Fikret Hakan vardır. Aklıma ilk gelenler bu isimler oldu. Sinemanın  Şimdi Sadri Alışık'ı bu isimler arasına katmayışıma şaşırdığınızı hissediyorum. Sadri Alışık'ı jönprömiyer olarak kabul etmiyorum ben. O genç aşık rolünden daha çok orta yaş (yer yer orta yaşın üzerinde), daima hüzünlü fakat daima hayatın içinden bir adam. Şu halde konuyu fazla dağıtmadan bu yazının gayesine bir dönüş yapalım.