10 Nisan 2016

Karanfil Fanzin #19: Türk Şiirini At Pazarına Kim Soktu?


Karanfil Fanzin'in 19. sayısı çıktı. Sınırı 19. kez geçiyor, sesimizi 19. kez yükseltiyor ve 19. kez gitmemek üzere bir araya geliyoruz. Bir araya geldik ve gitmiyoruz. "TÜRK ŞİİRİNİ AT PAZARINA KİM SOKTU?" manşetiyle okurlarını karşılayan Karanfil Fanzin ve ekibi ilave bir not daha düştü: "Türk şiiri, at pazarı dergiciliği ile büyük bir ivme kazandı. İstanbullu dergileri tebrik ediyoruz."

29 Mart 2016

Ayrılığın Bir Başka Durağı: Ben Gamlı Hazan

Melahat Pars, Bestekar ve İcra Sanatçısı

Ayrılık şarkılarının bir başka durağı da Melahat Pars'ın sesinden geçmekte. Bestesini ve icrasını kendisinin yaptığı Ben Gamlı Hazan'ın güftesi ise Sıtkı Angınbaş'a ait. Bu şarkıyı ilk defa Alın Yazısı filminde dinlemiştim. Bir ayrılık sahnesiydi. Haydar'ın ve Fatma'nın bu ilk ve son demine Melahat Pars'ın sesi eşlik ediyor. Unutmadan, eser Uşşak makamındaymış.

Ben gamlı hazan sense bahar dinle de vazgeç
Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç
Olmaz meleğim böyle bir aşk ben de vakit geç
Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç
Türk Müziği'nin 70'lerinde şöhrete ulaşmış bir eser. Sonradan öğrendiğime göre 1971 yılında Milliyet Gazetesi, bir anket düzenliyor ve yılın en çok beğenilen on eserini seçiyor. Bu eser ise dördüncü sırada kendisine yer buluyor. Böylesi bir ruha, bir hikayeye ve içimizi tırmalayan bir efkara sahip eserler, insana kendisini hatırlatıyor ve hemen her yerde duyduğumuz disko ritmine karşı dinleyene kurtarılmış bir hüzün sunuyor.

Eserin oluşmasında rivayet olunan bir söylentiye göre (ne derece doğru bilinmez) TRT'nin ses sanatçısı ve bestekarlarından olan Melahat Pars'ın yanına genç bir üniversite talebesi ziyarette bulunur ve kendisinin musiki birikiminden istifade etmek istediğini söyler. Melahat Pars, öğrencide kabiliyet görür ve onu kabul eder. Bir müddet sonra bu genç adam, ders aldığı Melahat Pars'a aşık olur ve bu durumu fark eden ünlü bestekar, kabiliyetli öğrencisi musiki hevesini kırmak istemez ancak onun için bu eseri besteler.

6 Mart 2016

Eraserhead Üzerine

Karanfil Fanzin'in bir okuru tavsiye etti bu filmi. Eraserhead. Türkçeye çevirmek gerekirse sanırım Silgi Kafa gibi anlama karşılık gelmekte. Filmin yönetmeni David Lynch ve onu tanıdığım söylenemez. Küçük bir araştırmanın ardından filmlerinin pek de anlaşılır cinsten olmadığını gördüm. Sürrealist, deneysel filmleri varmış. Fragmanını izleme ihtiyacı hissettim. Saçlarını yukarı kaldırmış ve boş, tedirgin bakışlı bir adam vardı. Gergin ve kaygılı bir marula benziyordu yüzündeki bu ifadeyle. Evet, tahmin ettiğiniz gibi fragmandan hiçbir şey anlamadım, filmin içeriği ve temasıyla alakalı herhangi bir tahmin yürütemedim. Şimdi gelelim filmi izleme sürecime, daha doğrusu sürecimize.

Filmi tek başıma izlemedim. Bir haftadır görüşemediğim bir dostum vardı. İsmi Ali. Kısa film yönetmeni ve sahne sanatları ile meşgul bir dostumdur kendisi. Haliyle bu enteresan filmi edinip, onu ziyarete gittim. Ali'nin bilgisayarının ses sistemi bozuktu ve ses sistemi çalışan diğer bilgisayar ise tarihi eser denebilecek nitelikte idi. Haliyle filmi bir türlü açamadık. Bilgisayarda yüklü olan programlar sorunlu çıktı. Hayli uğraştığımız için moralimiz biraz düştü. Fakat Ali'nin bilgisayarından telefon kulaklığı ile ses alabilirdik. Nihayet film başladı.

Rahatsız edici bir uğultu ile karşılaştık filmin başlangıcında. Uzay boşluğuna benzer görüntüler sunuluyordu. Filmdeki esas adam olan Henry'nin başıyla görüntüler akmaya devam etti. Biraz geçti ki şekli sperm hücresine benzeyen bir madde Henry'nin açılan ağzından dışarı çıkmaya başladı. Fantastik, deneysel görüntülerle karşı karşıyaydık ve sahneleri anlamlandırmaya çalışıyorduk. Henry, Marry ile birliktelik yaşamış. Marry, durumu ailesine açıyor, akşam yemeğine Henry davet ediliyor ve olayla gelişiyor. Bundan sonrasını anlatmak istemiyorum. Çünkü filmin bütününün anlatılabilir bir tarafı yok bence.

Film imgelere boğulmuş. Neredeyse her karede ayrı bir imge ile bir kabus sunuyor bize. Zaten film Henry'nin gerçekliği ile kabuslarından oluşmakta. Fakat hangisinin kabus, hangisinin gerçeklik olduğunu anlayamıyoruz. Çünkü film karakterinin uyuyup, uyanma gibi sahneleri yok. Bunun için sinema izleyicisi zihnini hayli zorlamak zorunda bırakılmış.

3 Mart 2016

Aşkar'ın Şairlerinden Sahih ve Sahici Kitaplar


Türkçe vatanımız, Aşkar evimiz!


"Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön!" diyerek bizlere seslenen Aşkar Dergisi 37. sayısını çıkardı. Kargoların büyük bir bölümü de yola çıktı. Yakın zamanda Aşkar'ın yolunu gözleyenler inşallah Aşkar'ın bu sayısına kavuşacak. Aşkar'da 2015 yılı hayli hareketliydi. Aşkar'daki bu hareketlilik 2016 yılı için gelişmelerin habercisi oldu bir bakıma. Aşkar'ın şairleri Mustafa Melih Erdoğan, İrfan Dağ, Aziz Mahmut Öncel, Özgür Ballı çıkardığı şiir kitapları ile dört koldan biz buradayız dediler.


Allah hayırlı uğurlu etsin diyorum. Aşkar ile ilgili gelişmeleri bu Twitter adresinden takip edebilir, abonelik hakkında şu adresten bilgi alabilirsiniz.

Cürmümeşhut

yaşamak insanı kanıtlamıyor, bana tahtadan yangınlar oymakta dünya
birileri birilerini sıfıra tamamlamakla meşgul
bir ilgisi yok hayatın, merdivenlere diklenen yorgunluğumla.
merdümgiriz kollarla kucaklayıp yağmalanan erik ağacımı
derin bir uçurumu tekrar ediyorum böyle her sabah
hastane bahçesinden eğimsiz akşamlara büktüğüm dalları.

ayaküstü içimi sökmeden, yere düşürmeden sakındığım mendili,
hurdaya çıkardığım kahkaha ürkütmeden kundaktaki bebeği,
yüzümü örselemeden, dilimi çatallamadan sırtımda soğuyan dünya
yağmur çözüldü ben çözüldüm önünde, toprağa girer gibi
ömrüme ayraç kaldı alnımda geceleyen haziran gözleri.

artık gölgem yakışmıyor duvara, kendi kendinden nasıl çıkar insan
tamah edemiyorum, cürmümeşhutum, elimde kaldı bıçak
şimdi nereye değsin vakit?

anlatan biri olsa cesaretin korkuyla başladığını
korkulan şeyin bir başkasında cesaret bulduğunu
nehrin kanayan tarafında yükselen sesin
dedemin  nefesini açan fecr suresi olduğunu
anlayan biri olsa yeşeren ekmeği, zâriyât elli sekizi.
köyün muhtarı tanımlayamıyor bütün bunları
bürokraside bir karşılığı yok aldığım nefesin
içime inen bu yağmuru sözün nerede ne zaman başladığını
insanın neye niçin terk olunduğunu belgelemiyor nüfus müdürlüğü
beni diğerlerinden ayırsın diye sırtımda mutad bir işaret
bilinsin, beton kadınlar için uygunsuzum.

bulmanın kapısı: onu tarif edemem, fakat eşiği annedir,
ağırlaşan geceyi seyrelten merhamet
onun sunağından sokulur toprağın göğsüne.
anne kaybolunca kalmıyor kapının bir önemi.

bilincin dışına, apartmanların dışına, şehrin dışına
su bazlı abdest, kartonpiyer dua, damlaya damlaya boşaldı göl.
uğul uğul sevindik, şehri tepeleme gezip
nafile öğünler serpiştirdik gün içine
kolalı yakalarımızda sakladık ayın on beşini
tabiatın dışına sürüldü kavga, yer yok aşka ve ölmeye,
korelasyon hesaplarıyla çözümlenmekte rızk.

insanı nereye kapatsam çevrimiçi bir kalabalık
dört nokta yedi inç insanın ölüme bakışı
bir anneyi kuyuya sarkıtmalı çıkarsın diye insanı.

Eyüp Aktuğ, Aşkar Dergisi, Ekim - Kasım - Aralık 2015, Sayı 36

20 Şubat 2016

Hudutlu Bir Akıldan Hudutsuz Bir Servete

Ayna, metal bir levhanın parlatılmasıyla yahut cam bir levhanın bir takım kimyevi maddeler kullanılarak sırlanmasıyla elde edilen ve karşısında duran her ne ise soğuk bir dille onu tarife kalkan, esrarlı bir delik. Tabiiliğin veya ruhi muvazene kaybının ilk basamağı… Yalnızlığın ve tecrit edilmişliğin, herkeste olanın fakat hiç kimsede mevcut olmayanın, zayıflığın, çirkinliğin, güzelliğin, zaferin ve yenilginin ikamet ettiği biricik adres, ayna…

Gayet parlak ve ışıldayan bir derinlikle, herkesten gizlediğimiz o mahremi, o yasak sırrı, alnımızda remzlendiren bu esrarlı alet, müthiş bir hokkabazlık marifetiyle kendini kendinden olmayandan gizlemeyi başarmıştır. Aynanın karşısına geçen herkes, evvela kendisine dikkat kesilir. Kendinden önce aynayı görmek, suratındaki çizgilere yaklaşmadan evvel aynaya yaklaşabilmek ve onu bu esrarlı hava içinde kucaklayabilmek tabii insanların bir meselesi değildir. Kanaatimce ayna, sanat ve estetik adına girişilen keşiflerin en büyüğüdür. Bunun içindir ki zıt kutuplar arasında bir köprü görevi gördüğü inancındayım. Bir aynanın ayna olabilmesi için maddenin tabiatı gereğince belli başlı şartların hasıl olması gerekir. Girizgâh yaparken de üzerinden geçtik; metal bir levhanın parlatılmış olması yahut cam bir levhanın bir takım kimyevi maddeler kullanılarak sırlanması. Bütün bunlar uygun sıra ile bir araya geldiğinde karşımızda duracak olan nesne, bize asli görevini ifa eder mi? Evet veya hayır. Fakat unuttuğumuz bir şey var. Aynanın asli görevinin eksiksiz yerine getirebilmesi için insanın çalışır vaziyette, sıhhatli bir göze ihtiyacı vardır. Bu da yeterli değil. Nasıl ki bir otomobilin hareket edebilmesi için petrole ihtiyacı varsa, aynanın da ışığa ihtiyacı vardır. Aksi halde sonsuz, som bir karanlıktan başka bir şey sunamaz bize.

Aynadaki bu cazibe merkezi ve pörsümeyen bu esrar, kuvvetini, varlığın malikiyet ve yokluğun mahrumiyet şubelerinden alır. Gücü ve zayıflığı, çirkinliği ve güzelliği, zaferi ve yenilgiyi, alnımızda heykelleştirebilen, sınırlı ve kısıtlı bir idrak melekesi ile namütenahi olana, mutlak varlığa yol alma istidadı sunan ayna; karşısında bulduğu güzelliği ve zaferi yeri geldiğinde yerle yeksan edebilme hünerine de sahiptir. Bu cümleleri agoraya dökebilecek ve meseleyi heykelleştirecek bir örnekle sunmak gerekirse şu misali verebiliriz. Selim erkek aklını yerinden oynatabilecek ve güzelliğini karşısında duranın genzine değdirip çekerek hazzın açlığını şahlandırabilecek bir kadın, aynanın karşısına geçtiği ve kendisine dikkat kesildiği zaman, ayna şunları fısıldayacaktır. “Bu dünyada olmuş olan ve olacak olan her şey bir vehimden ibaret, teninin parlaklığı dışında…” Ayna bu sözlerle, karşısındaki kadına bir zafer sunmuştur. Üstelik bu zaferi, bu güzelliği müthiş bir sahtekârlıkla ebedileştirme yoluna gitmiştir. Meseleyi heykelleştirme adına verdiğim bu misalin ikinci perdesinde ise zamanın yıkıcılığı aynaya tesir etmezken, aynanın karşısındaki kadını sararan kitap sayfaları gibi eskitmiştir. Yıllar önce, kadına fevkalade bir zafer sunan ayna, bu kez kadının suratındaki derinleşen çizgilerden müthiş bir mağlubiyet çıkarmıştır. Yıllar önce taçlandırarak kadına sunulan zaferin yerini yenilgi almıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın -bestekar Eyyubi Bekir Ağa’ya ithaf ederek- kaleme aldığı Mahur Beste isimli eserinde ayna mefhumuna karşı yaklaşımını iktibas etmek isterim.

“Hakikat şu ki Behçet Bey, aynaları hem sever hem onlardan korkardı. Aydınlıkta her karşılaştıkları şeyi güler yüzle içlerine alan bu sevimli mevcutların bazen o kadar haşin ve sert bir şekilde kendi kendilerine kapanışları, sizi acayip bir sükut içinde sarıp mumyalayışları vardı ki…”

- Ahmet Hamdi Tanpınar
Ayna içinden çıkamadığımız hazların, arzuların ve görünür-görünmez isteklerimizin de kümelendiği bir çemberdir. Fakat hiçbir zaman karşısındakine bir teselli sunmaz. Onun görevi, kendini gizleyerek kendinden olmayanı mütemadiyen sürecek bir yanılsamanın içine çekmektir. Hudutlu bir akıl ile hudutsuz bir servete malik olmak isteyen insan, aklını aynanın karşısında terk edip, bütün varlık şubelerinden feragat ederek, zaferden de yenilgiden de, güzellikten de çirkinlikten de soyutlanmış bir vaziyette aynanın karşısına geçtiği ve ben kimim diye sorduğu zaman duyacağı yanıt namütenahi bir sükût olacaktır. O sükûtun içerisinde saklı bulunan öz varlığının senfonisine erişebilirse, o mutlak sessizliğin helezonları arasında kıvrılarak aynanın arkasına geçebilirse, varlığın o keskin uçurumundan ummana açılan yolu keşfetmiş olur. Bütün mesele aynadan bir ayna daha çıkarabilmek...

Eyüp Aktuğ, Karanfil Fanzin, Sayı 18

17 Ocak 2016

Quartier Latin'den Hareketle Fransız Şiirini Okumak

Quartier Latin, Paris’in meşhur semtlerinden birisi. Şöhreti Avrupa’yı aşan bir talebe mahallesi. Nihat Sami Banarlı’nın “Yahya Kemal’in Hatıraları” isimli kitabının “Fransa’da Şiir” bölümünde, Yahya Kemal, Quartier Latin’den şöyle bahsediyor: “1904’ten sonra, Quartier Latin’de, şiire gözlerimi açtığım vakit yirmi yaşımı doldurmuş bulunuyordum.” Yahya Kemal’in ifadelerinden de anlaşılacağı gibi, dönemin şiiri Quartier Latin’de yazılmakta ve ülkemizden de birçok şairi etkileyen sanatkârlar – akımlar bu meşhur semtte ikamet etmektedir. Fransız sembolizminin kuramsallaşması ise işte bu muhitte olmuştur.