29 Mart 2016 Salı

Ayrılığın Bir Başka Durağı: Ben Gamlı Hazan

Melahat Pars, Bestekar ve İcra Sanatçısı

Ayrılık şarkılarının bir başka durağı da Melahat Pars'ın sesinden geçmekte. Bestesini ve icrasını kendisinin yaptığı Ben Gamlı Hazan'ın güftesi ise Sıtkı Angınbaş'a ait. Bu şarkıyı ilk defa Alın Yazısı filminde dinlemiştim. Bir ayrılık sahnesiydi. Haydar'ın ve Fatma'nın bu ilk ve son demine Melahat Pars'ın sesi eşlik ediyor. Unutmadan, eser Uşşak makamındaymış.

Ben gamlı hazan sense bahar dinle de vazgeç
Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç
Olmaz meleğim böyle bir aşk ben de vakit geç
Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç
Türk Müziği'nin 70'lerinde şöhrete ulaşmış bir eser. Sonradan öğrendiğime göre 1971 yılında Milliyet Gazetesi, bir anket düzenliyor ve yılın en çok beğenilen on eserini seçiyor. Bu eser ise dördüncü sırada kendisine yer buluyor. Böylesi bir ruha, bir hikayeye ve içimizi tırmalayan bir efkara sahip eserler, insana kendisini hatırlatıyor ve hemen her yerde duyduğumuz disko ritmine karşı dinleyene kurtarılmış bir hüzün sunuyor.

Eserin oluşmasında rivayet olunan bir söylentiye göre (ne derece doğru bilinmez) TRT'nin ses sanatçısı ve bestekarlarından olan Melahat Pars'ın yanına genç bir üniversite talebesi ziyarette bulunur ve kendisinin musiki birikiminden istifade etmek istediğini söyler. Melahat Pars, öğrencide kabiliyet görür ve onu kabul eder. Bir müddet sonra bu genç adam, ders aldığı Melahat Pars'a aşık olur ve bu durumu fark eden ünlü bestekar, kabiliyetli öğrencisi musiki hevesini kırmak istemez ancak onun için bu eseri besteler.

6 Mart 2016 Pazar

Eraserhead Üzerine

Karanfil Fanzin'in bir okuru tavsiye etti bu filmi. Eraserhead. Türkçeye çevirmek gerekirse sanırım Silgi Kafa gibi anlama karşılık gelmekte. Filmin yönetmeni David Lynch ve onu tanıdığım söylenemez. Küçük bir araştırmanın ardından filmlerinin pek de anlaşılır cinsten olmadığını gördüm. Sürrealist, deneysel filmleri varmış. Fragmanını izleme ihtiyacı hissettim. Saçlarını yukarı kaldırmış ve boş, tedirgin bakışlı bir adam vardı. Gergin ve kaygılı bir marula benziyordu yüzündeki bu ifadeyle. Evet, tahmin ettiğiniz gibi fragmandan hiçbir şey anlamadım, filmin içeriği ve temasıyla alakalı herhangi bir tahmin yürütemedim. Şimdi gelelim filmi izleme sürecime, daha doğrusu sürecimize.

Filmi tek başıma izlemedim. Bir haftadır görüşemediğim bir dostum vardı. İsmi Ali. Kısa film yönetmeni ve sahne sanatları ile meşgul bir dostumdur kendisi. Haliyle bu enteresan filmi edinip, onu ziyarete gittim. Ali'nin bilgisayarının ses sistemi bozuktu ve ses sistemi çalışan diğer bilgisayar ise tarihi eser denebilecek nitelikte idi. Haliyle filmi bir türlü açamadık. Bilgisayarda yüklü olan programlar sorunlu çıktı. Hayli uğraştığımız için moralimiz biraz düştü. Fakat Ali'nin bilgisayarından telefon kulaklığı ile ses alabilirdik. Nihayet film başladı.

3 Mart 2016 Perşembe

Aşkar'ın Şairlerinden Sahih ve Sahici Kitaplar


Türkçe vatanımız, Aşkar evimiz!


"Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön!" diyerek bizlere seslenen Aşkar Dergisi 37. sayısını çıkardı. Kargoların büyük bir bölümü de yola çıktı. Yakın zamanda Aşkar'ın yolunu gözleyenler inşallah Aşkar'ın bu sayısına kavuşacak. Aşkar'da 2015 yılı hayli hareketliydi. Aşkar'daki bu hareketlilik 2016 yılı için gelişmelerin habercisi oldu bir bakıma. Aşkar'ın şairleri Mustafa Melih Erdoğan, İrfan Dağ, Aziz Mahmut Öncel, Özgür Ballı çıkardığı şiir kitapları ile dört koldan biz buradayız dediler.


Allah hayırlı uğurlu etsin diyorum. Aşkar ile ilgili gelişmeleri bu Twitter adresinden takip edebilir, abonelik hakkında şu adresten bilgi alabilirsiniz.

Cürmümeşhut

yaşamak insanı kanıtlamıyor, bana tahtadan yangınlar oymakta dünya
birileri birilerini sıfıra tamamlamakla meşgul
bir ilgisi yok hayatın, merdivenlere diklenen yorgunluğumla.
merdümgiriz kollarla kucaklayıp yağmalanan erik ağacımı
derin bir uçurumu tekrar ediyorum böyle her sabah
hastane bahçesinden eğimsiz akşamlara büktüğüm dalları.

ayaküstü içimi sökmeden, yere düşürmeden sakındığım mendili,
hurdaya çıkardığım kahkaha ürkütmeden kundaktaki bebeği,
yüzümü örselemeden, dilimi çatallamadan sırtımda soğuyan dünya
yağmur çözüldü ben çözüldüm önünde, toprağa girer gibi
ömrüme ayraç kaldı alnımda geceleyen haziran gözleri.

artık gölgem yakışmıyor duvara, kendi kendinden nasıl çıkar insan
tamah edemiyorum, cürmümeşhutum, elimde kaldı bıçak
şimdi nereye değsin vakit?

anlatan biri olsa cesaretin korkuyla başladığını
korkulan şeyin bir başkasında cesaret bulduğunu
nehrin kanayan tarafında yükselen sesin
dedemin  nefesini açan fecr suresi olduğunu
anlayan biri olsa yeşeren ekmeği, zâriyât elli sekizi.
köyün muhtarı tanımlayamıyor bütün bunları
bürokraside bir karşılığı yok aldığım nefesin
içime inen bu yağmuru sözün nerede ne zaman başladığını
insanın neye niçin terk olunduğunu belgelemiyor nüfus müdürlüğü
beni diğerlerinden ayırsın diye sırtımda mutad bir işaret
bilinsin, beton kadınlar için uygunsuzum.

bulmanın kapısı: onu tarif edemem, fakat eşiği annedir,
ağırlaşan geceyi seyrelten merhamet
onun sunağından sokulur toprağın göğsüne.
anne kaybolunca kalmıyor kapının bir önemi.

bilincin dışına, apartmanların dışına, şehrin dışına
su bazlı abdest, kartonpiyer dua, damlaya damlaya boşaldı göl.
uğul uğul sevindik, şehri tepeleme gezip
nafile öğünler serpiştirdik gün içine
kolalı yakalarımızda sakladık ayın on beşini
tabiatın dışına sürüldü kavga, yer yok aşka ve ölmeye,
korelasyon hesaplarıyla çözümlenmekte rızk.

insanı nereye kapatsam çevrimiçi bir kalabalık
dört nokta yedi inç insanın ölüme bakışı
bir anneyi kuyuya sarkıtmalı çıkarsın diye insanı.

Eyüp Aktuğ, Aşkar Dergisi, Ekim - Kasım - Aralık 2015, Sayı 36