11 Mayıs 2015 Pazartesi

Vesikalı Yarim: Çok Eskiden Rastlaşacaktık

VESİKALI YARİM 
“çok eskiden rastlaşacaktık” 


TAHLİL EDEN VE HAZIRLAYAN 
EYÜP AKTUĞ


Vesikalı Yarim, Türk sineması tarihinin iftihar filmidir. Daha önce film üzerine sayısız tahliller yapıldı, bir çok film eleştirmeni tarafından başyapıt olarak kabul edilen bu filmi enine boyuna incelediler. Vesikalı Yarim filmini ben de incelemek istedim ve bu çalışmayı hazırladım.

*TAHLİLİ KİTAP FORMATINDA OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ.
 
GİRİŞ

Türk sinemasının usta yönetmeni Lütfi Ö. Akad’ın yönettiği, başrollerini Türkan Şoray’ın ve İzzet Günay’ın paylaştığı, sinema tarihimizin iftihar filmlerinden birisidir Vesikalı Yarim… Edebiyatımızda hikayeciliği ile yer edinen Sait Faik Abasıyanık’ın “Menekşeli Vadi” isimli hikayesinden sinemaya uyarlanan Vesikalı Yarim’in senaryosunu ise Safa Önal kaleme aldı.
Bu kısa girişten sonra birkaç hususu belirtmek istiyorum. Sinema eleştirmenleri tarafından üzerinde en çok durulan filmlerin başında geliyor. Ben bir sinema eleştirmeni değilim. Fakat Yeşilçam’a ve özellikle sinemamızın siyah — beyaz dönemine karşı derin bir alaka ve hayranlık duyan birisiyim. Vesikalı  Yarim filmi ise arşivimin ve sinema hafızamın baş köşesinde duruyor. Film üzerine aldığım notları, oyuncuların ve karakterlerin ben de uyandırdığı hisleri, filmde kullanılan imgeleri, filmin karakterini destekleyen şarkıları, filmin sinemamıza kattığı değerleri ve film üzerine daha önce yapılmış çalışmaları — haberleri, kendi penceremden sizlerle paylaşmak istedim.

Belirtmem gereken bir şey var daha var. Biraz önce bahsettiğim ölçüler üzerine hazırladığım bu film tahlilini kaynak belirtilmek sureti ile ticari menfaat gütmeksizin dileyen kişi alıntılayabilir. Bu çalışmam vesilesiyle, tekrar ve tekrar hatırladığımız, Türk sinemasına emek veren ve bizi bize hatırlatan, bize anlatan o güzel insanları sevgi, saygı ve şükranlarımı sunuyorum.


Türk Sinemasının Koca Çınarı: Lütfi Ö. Akad
 
Lütfi Ö. Akad, Türk sinemasının “Koca Çınar” sıfatı ile anılan biricik yönetmeni. Literatürümüze “sinemacılar kuşağı” isimli bir kavram girmişse eğer bu Lütfi Akad marifetiyledir şüphesiz. Lütfi Akad’a kadar beyaz perdemizde tiyatro — sahne geleneği hakimdi ve filmler bu geleneği takip ederek çekiliyordu. Sinemamızdaki bu tiyatro geleneğinden, belirgin anlamda ilk kopuş ve gerçek manada sinema tekniğini uygulayış Lütfi Akad ile birlikte başlamıştır. Bu konuda herkes gibi ben de şu fikri taşıyorum, Türk sinemasını sinema ile buluşturan yönetmenlerin başında geliyor. Lütfi Akad, toplumsal gerçekçilik bağlamında yaklaştı sinemaya. Olanı olduğu gibi verdi, onun filmlerinin ekseriyetinde, şehri, insanları ve duyguları yaşantımızın bir yerinde mutlaka görür, hissederiz. Yönetmenliğini yaptığı Vesikalı Yarim filminde onun bu özelliğini fazlasıyla görürüz. Filmi izlerken, aynı zamanda hayatı da okumuş oluruz.


Roman Dilinden Şiir Diline: Vesikalı Yarim

Malumu olduğunuz bir mesele var. Yeşilçam filmlerinde, çok fazla cümle kurulur. Film senaristlerimiz, uzun ve süslü cümleler kurmayı pek severler. Buna bir çeşit roman dili de diyebiliriz. Bilmiyorum, belki roman dili yakıştırmasını yapmam hatalı olabilir. Fakat, romanlar hacimsel manada ve roman yazarlarının kullandıkları dil yapıları, bahsini yaptığım meseleye yakınlık göstermekte. Bunun yanı sıra izlediğimiz bir çok filmde, film karakterlerinden duyduğumuz cümleler, hayatın dilini yansıtmakta yetersiz kalıyordu. Misal vermek gerekirse bir taksi şoförü, uzun süslü cümleler kurmaz, elbette istisna insanlar vardır.

Bu kadim medeniyette, binlerce yıldır bir çok kültüre ev sahipliği yapan bu bereketli topraklarda insanlar ruhları ile anlaştılar. Bunu küçük bir Batı Doğu kıyası ile örneklendirecek olursam… Roman bize Batı edebiyatından ithal olmuş bir türdür. Roman, plastik ve yapay bir dünyayı muhteva eder. Roman yazarı, orada hürdür ve hayal dünyasıyla bir takım kişileri, bir takım olayları, mekana ve zamana bağlayarak ilişkilendirir. Uzun lafın kısası bir dünya tasavvur eder. Şiir ise özdür. Öz nedir peki? Ben özün ruh olduğuna inanan insanlardanım. Yani duygularım, hissettiklerim, yaşama ve insanlara karşı duruşum… Doğu kelimesini duyduğum zaman aklıma şiir gelir bunun için. Klasik bir söylem olacak fakat yine de tekrarlamak istiyorum, Güneş doğudan doğar. Şiir diline gelecek olursak… Şiir, söylemek istediğini uzatmadan verir. Bir deyim var, az konuşur ama öz konuşur. Bazen iki mısra ile kütüphanelik çapta kitapların ifade etmekte zorlanacağı şeyleri duyar, anlar, hisseder ve adeta yaşamış oluruz. Bu şiirin büyüsündendir ve yine bana göre bütün sanatların başlangıç noktası olarak kelimeyi, sözü, yani şiiri görürüm. Lütfi Akad, ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu “Vurun Kahpeye” isimli filmiyle bunu bizlere hissettirmişti. Vesikalı Yarim filminde ise onun şiir dilini ve lirizmindeki toplumsal gerçekçiliği sonuna kadar hisseder ve bu özelliğine hayran kalırız.

Bütün bunların yanında Safa Önal’ı da elbette unutmamak gerekiyor. Sinemamızın iftiharlarından birisi de büyük senarist Safa Önal’dır. Safa Önal, Sait Faik Abasıyanık’ın “Menekşeli Vadi” isimli hikayesinden Vesikalı Yarim gibi muazzam bir filmin senaryosunu çıkarmayı bildi. Üstelik müthiş bir şiirsellik katarak… Bu yüzdendir ki, filmde karakterlerin ağızlarından dökülen bir çok replik artık klasikleşmiş ve bir şiirin mısraı gibi yazın dünyamızda yerini almıştır. Mesela Orhan Pamuk, Kara Kitap isimli eserinde  Vesikalı Yarim’in klasikleşen birkaç repliğini bizlere sunar, filme değini de bulunur.


Bİ SİGARA İÇEBİLİR MİYİM, YAKAR MISIN?
“halil ve sabiha’nın ilk karşılaşması”

“Şeref Film Takdim Eder.”

Filmimiz İstanbul’un Koca Mustafa Paşa semtinde, Sünbülefendi Camii’nin kameranın görüş açısına girişle başlıyor. Sakin ve huzur dolu bir atmosfer bizi karşılıyor. Halil ve arkadaşları (Cemil, Fethi ve filmde ismi geçmeyen diğer arkadaşı) omuzladıkları sebzeleri Halil’in at arabasına doğru taşırlar. Bu arada belirtmek isterim, Halil’in ve babasının birlikte işledikleri bir bostan ve bostan çıkan ürünü sattıkları küçük sayılabilecek bir manav dükkanı var. Halil’in filmdeki ilk cümlesi şu oluyor: “Herkes kendi dükkanında tartsın yine. Parasını da sattıktan sonra getirip versin.” Daha ilk cümleden sezinleyebiliyorum Halil’in nasıl bir ruh yapısına sahip olduğunu. Tabi bu hissedişimdeki etken sebeplerden birisi de İzzet Günay’ı seslendiren Hayri Esen. İzzet Günay’ın duruşu, jest ve mimikleri, Hayri Esen’in ses tonu ile birleşince şu tabloyu karşımda buluyorum. Sert sayılabilecek karaktere sahip bir insan, külhanbeyi diyemesem de arkadaşları tarafından sözü dinlenir ve çevresince itibar gören birisi.

Bu dört arkadaşın bir takım ortak yönleri var. Biraz önce belirttim, birinci ortak paydamız bu dört kişinin manav olması. İkinci ortak paydamız ise eğlenceye birlikte gitmeleri. Eğlenceden kastım ise saz salonları, meyhaneler yahut seyirlik yerler. 60’larda ve 70’lerde en azından büyük şehirler için eğlence hayatı bu şekildeydi. Fakat bu eğlence hayatının pek içine girmiyor Halil. Daha sonraları anlıyoruz ki geç saatlere kadar içmişliği yok arkadaş düğünlerinin dışında… Akşama sözleşirler, Halil biraz çekingen davransa da arkadaşlarının ısrarları işe yarar ve Beyoğlu teklifini kabul eder.

- Bir büyük şişe, nevalesi benden. Fazlasına  aklım yetmez.
- O kadar da yeter zaten.
- Size bu ikramı Beyoğlu`nda yapacağım. Bıktım Ali Rıfat‘ın Meyhanesi‘nden!
- Daha masraflı olur ama, gözümüz gönlümüz açılır birazcık.


Ve Şükran Ay’ın sesi duyulur. Beyoğlu’nda bir saz salonu. Dönemin meşhur şarkılarından “Kahverengi Gözlerin”… Nihayet içeri girer ve bir masaya otururlar. Masayı ilk ziyaret eden ise Cemile adından bir konsomatris. Kendisini tanıtır ve selam verir, kimse yüz vermez, görmezden gelirler. Halil’in arkadaşı Fethi, Cemile gittikten sonra saz salonları hakkındaki bilgisini arkadaşlarıyla paylaşır. Sanırım böylesi yerler için hayli tecrübeli dost. Sohbetin seyrini beğenmez Halil. Diğerleri ise “Halil yabancımız değil, başımız da bağlı değil.” diyerek masadan kalkarlar. Halil’in niyeti bir iki kadeh daha yuvarlayıp eve geçmektir. Masanın hesabı için garsona döner ve el işareti yapar. Tekrar önüne döndüğünde ise “o an” gelmiş olur.  Ortamın gürültüsü giderek uzaklaşır ve her şey yavaşlar. Sadece onun sesi duyulur. Jeyan Mahfi Tözüm’ün eşsiz sesiyle...

- Bi sigara içebilir miyim, yakar mısın?

Halil, Sabiha’nın karşısında kalakalmıştır. Halil çakmağını ateşler ve Sabiha’nın sigarasını yakmak üzere, hafif titreyen ellerini ileri uzatır. Sabiha, masaya oturur oturmak şef garson teşrif buyurur. Biraz evvel aynı garsondan hesabı isteyen Halil, “Ne istiyorsa getir, masayı da temizle!” diyerek hafif şaşkın bir edayla bir taraftan Sabiha’yı izlerken diğer taraftan da garsona sipariş verir. Derken Sabiha’nın içkisi gelir ama aksilik bu ya, arka masada ilk izlenimlerime göre zengin ve itibar sahibi bir müşteri Sabiha’yı masasına sesler. Zengin adamın yanında kabadayı havasında derin ceketli ve cüsseli bir adam var. Sabiha’ya karşı da alakalı durmakta. Zengin adam ise Sabiha’nın saz salonundan arkadaşı olan Müjgan ile ilgili.

Biraz sonra, Halil’in masasına tekrar döner Sabiha. Halil’in şansızlığı ki saz salonunun bugün ki mesaisi bitmiştir, ufaktan toparlanmaya başlarlar. Sabiha’ya karşı acemice cevaplar veren Halil’in bu hali, Sabiha’yı gülümsetir. Ayrı ayrı çıkıp, köşede buluşurlar. Seyirlik bir yer bulmuşlardır sonunda. Sahnede raks eden bir kadın ve kadını seyre dalmış Sabiha. Halil’in gözleri Sabiha’nın güzelliğinde. Sabiha bu durumu fark eder ve “Beni değil onu seyret.” diyerek, Jeyan Mahfi’nin o bilindik gülümseme sesiyle cevap verir. Gün artık sökmek üzeredir.


BENİM ADIM DA SABİHA
“köprü kapanıncaya kadar bir ömür”
 
Gece nihayete ermiş, otomobilin içinden İstanbul’un ara sokaklarının aydınlığa kavuştuğunu görebiliyoruz. Bu arada otomobil köşeyi döner ve durur. Geldiğimiz yer Sabiha’nın evidir. Halil’de otomobilden iner. Sabahın bu saatinde ne yapacağını bilemez gibi durur Halil. Çünkü İstanbul’un iki yakasını birbirine bağlayan köprü gece olunca kapanıyor, sabah ise mesai saatinden önce açılıyordu. Bu arada Halil’in sesini duyarız. Hayri Esen müteşekkir bir ses tonuyla İzzet Günay’ı konuşur.

- Ne zamandır böyle vakit geçirmemiştim.
- Eğlenmedin ki!
- Niçin?
- Ne gülüp açıldın, ne doğru dürüst konuştun.
- Adını bile söylemedin, anla artık.
- İsmim, Halil‘dir.
- Ya... Nerelisin?
- İstanbulluyum. Doğma büyüme. Tanıştığıma da çok memnun oldum.
- Benim adım da Sabiha. Sabah şerifler hayır olsun!


Halil, bu veda faslının ardından, efsunlu bir gece geçirmiş olmasının verdiği garip bir hal içerisinde, sırtını döner ve gitmeye başlar. Biraz sonra Sabiha’dan duyacakları onun hayatını şekillendiren cümle olacaktır. Sabiha, yokuştan aşağı doğru inen Halil’e şefkat dolu bir ses tonu ile seslenir. “Halil! Gel bende kal, köprü kapanıncaya kadar.”

Fakat daha sonraları anlıyorum ki, o köprünün kapanması bir buçuk, iki yılı bulacaktı. Halil, Sabiha’nın evinde bambaşka bir dünya bulur. Hayal ettiği şeyi bulamamış görünür. Daha önce hiç süslü ve esanslı kadın tanımamıştır Halil. Zaten, diğer arkadaşları gibi meyhanelerde vakit geçiren, saz salonlarında, seyirli yerlerde eğlenen birisi değildir. Kendi halinde, bostanı ile manavı ile uğraş veren, İstanbul’a tutunmak için gayret gösteren ve şu ana kadar gördüğümüz kadarıyla Anadolu gururuna sahip bir karakterde kendisini gösterir.
Salondaki dolabın üzerindeki resim dikkatini çeker Halil’in. Kim olduğunu sorar ve Sabiha’dan “Annem, rahmetli…” cevabını alır. Ama bu cevap Halil için doyurucu değildir. Kendisini büyülediği bu kadını daha iyi tanımak arzusunda bir soru daha sorar ve Sabiha’dan beklemediği bir cevap alır. “Hayatımı da anlatayım mı canım? Nasıl düştüğümü de dinlemek ister misin?” Dinlemek istemez Halil. Bu kez de yeni bir soru bizlerde tebessüm bırakır.

- Sabiha asıl adın mı?
- Yok yalancı takma isim olsa Sabiha mı olur?

Odasına çekilip yatmaya hazırlanan Sabiha, küpelerini çıkarır, boyalarını siler ve Halil’e adeta sarhoşluk veren esansı da gitmiştir. Biraz daha birbirlerini tanırlar, Sabiha Halil’e öğütte bulunur. Bir daha bu taraflara gelmemesini, içkiye, saza, eğlenceye alışmaması için nasihat eder.


HOŞLANMAKTAN DA BETER Mİ NE!
“ve sabiha halil’in elini tutar.”


Halil’in aklı fikrin Sabiha’dadır. Mütemadiyen, o geceyi, Sabiha’yı düşünür. Uzun uzun dalar. O hale gelir ki, Sabiha’yı düşünmekten çalışamaz olur. Artık dayanamaz. Sabiha’yı tekrar görmek için hikayemizin başladığı Şen Saz’a doğru yola çıkar. Bir de meyve sepeti yapar Sabiha’ya hediye etmek için. Meyve sepeti ile karşısında Halil’i gören Sabiha, şaşkınlığını gizleyemez ve alaycı bir kahkaha atar. Halil bozulur, sinirlenir ve öfkesini garsona çıkışarak alır. Fakat biraz sonra Sabiha, Halil’e karşı gösterdiği alaycı tavrından pişman olmuş olacak ki, Halil’e yaklaşır, üstelik esansını tazelemeyi de ihmal etmez. Halil’den özür diler, maksadının ne olduğunu sorar. Halil, Sabiha’ya karşı hissettiği duyguları gizlemez. “Aşikare hoşlandım, hoşlanmakta da beter mi ne?” Sabiha’yı sinirlendirir, Halil’in bu itirafı. Bunun nedeni Halil’den hoşlanmaya başlaması mı yoksa Halil’e karşı hususi bir tavır mı takınması şimdilik bilmiyorum. Halil’in parayı kim kime vermek icap ediyor, sorusunun karşısında iyice sinirlenen Sabiha: “Gelemem, hele öyle hiç gelmem!” diyerek uzaklaşır Halil’in masasından. Halil, kadehindeki son yudumu da içip, Sabiha’nın red cevabının ardından saz salonundan ayrılır. Gecenin ilerleyen saatin Sabiha ve arkadaşı Müjgan’da saz salonundan çıkar iki erkek eşliğinde. Sabiha, yolun sonunda bekleyen Halil’i görür. Karanlığın içerisinde Sabiha’nın çıkışını beklemiştir Halil. Halil, Sabiha’yı yanında bir erkekle görünce arkasını dönüp yürümeye başlar. Sabiha’nın bakışlarında hafif bir buğu vardır. Dokunsan ağlayacak gibi bir hal. Biraz sonra arka taraftan bir ses duyulur. “Halil..” Sabiha, Halil’e doğru koşar.


MERHABA HALİL, MERHABA SABİHA
“bu evi şimdi seviyorum!”
 
- Merhaba Halil!
- Merhaba Sabiha!

Şunu kesin olarak söyleyebilirim. Artık Sabiha Halil’e, Halil’de Sabiha’ya karşı çılgınca bir aşk duymaktadır. Sabiha, saz salonuna birkaç gündür gitmemektedir. Halil’in de manava dükkanına uğradığı yoktur. Sabiha’nın evinde güzel geleceklerin hayallerini kurarlar. Fakat saz salonuna birkaç gündür uğramayan ve patronunu habersiz bırakan Sabiha’yı merak ederler. Kapıyı çalan saz salonundan bir adamdır. Sabiha’yı almaya gelmiştir. Hasta olduğunu bahane ederek kapıyı kapatır. Halil, Sabiha’ya artık hiçbir zaman oraya gitmeyeceğini, o saz salonuna dönmeyeceğini söyler. “Anla!” der. Sabiha anlar. Biz de anlarız, bu bir evlenme teklifidir. Adeta yeniden tanışmışlardır. Birbirlerine merhaba derler.
Halil, Sabiha’nın evini kendi evi gibi görmektedir. Mutfağın eksikleri için alışveriş yapar ve babası gibi mutfak alışverişini toptan yapar. Bir ay yetecek kadar erzak almıştır. Sabiha, Halil’e babasının kendisinden haberi olup olmadığını sorar. Halil hayır anlamında kafasını sallar. Ihlamur da almıştır Halil. Bana göre bir evin sıcaklığını, kokusunu değiştiren bir şeydir ıhlamur. Sanki ıhlamur kaynatılan ev, daha bir ev olur gibi gelir bana. Sabiha, Halil’e dönerek: “Halil… Bu evi şimdi seviyorum. Ondan evvel, ne bileyim ben, bir barınaktı sadece.”

Halil’in ve Sabiha’nın birbirlerine karşı duydukları bu aşk giderek büyümektedir. Halil ise garip bir korkunun içindedir. Sabiha’nın peşini bırakmayacaklarını düşünür. Halil’e göre herkes haklıdır bu işte. Sabiha, saz salonunda geçen hayatı bıraktığından, artık erkenden uykusu gelmeye başlar, içki de içmez. Çünkü mecbur değildir. Saz salonunda dükkana kazandırmak için müşterilerle içki içiyor, geceyi gündüz, gündüzü gece ediyordu. Şimdi her şey yoluna girmiş gibidir.

Pazar alışverişlerine de çıkar Sabiha. Sebze, meyve ve mutfak erzaklarını alır. Bir de Halil’e hediye edeceği bir tütün tabakası alır. Halil’in  yanına gelir. Lokantaya benzer bir yerde bir masaya oturmuşlardır. Hediye ettiği tütün tabakasından bir sigara çıkaran Halil’e çakmadığı uzatan kişi Sabiha’dan başkası değildir. Hatırlarsınız, filmimizin başında büyülenmiş gibi bir bakış ile çakmağı Sabiha’ya uzatan Halil’di. Şimdi ise o hal Sabiha’nın üzerinde var.

Manav dükkanına gitmeyen Halil, üç beş kuruş kazanmak için bir limon sandığı alır. Beyoğlu civarında bir pazar yerinde tezgah açar. Günü kurtaracak kadar kazanıyordur. Derken Halil’in karşısına bir adam çıkar. Limon sandığının üzerine ayağını koyar ve sert bakışlarını Halil’in gözlerine yöneltir. Bu adam, filmin başında karşımıza çıkan ve Sabiha ile ilgilenen kişidir. Sabiha’nın belalısıdır. Fakat Halil’de çetin ceviz çıkmıştır. İki kişiyi feci bir şekilde döver. Polisin düdüğünü duyar duymaz kaçmaya başlar. Sabiha’nın arkadaşı Müjgan ise Halil’in arkadaşlarından gerçeği öğrenir. Halil evlidir ve iki çocukludur.


SORAMAM, YA EVET DERSE!
“evli miymiş sorsana?”

 
Halil’in arkadaşlarından Halil’in evli ve iki çocuklu bir aile babası olduğunu öğrenen Müjgan, bu hakikati bir an önce Sabiha’ya söyler. Sabiha inanmaz, inanmak istemez. Halil’e karşı duyduğu büyük aşk Halil’e karşı şüphe duymaktan alıkoyar onu. Fakat şu dakikadan sonra artık eski Sabiha değildir o. Ardından Vesikalı Yarim filmi ile özdeşleşen o şarkı ilk defa duyulur. Şükran Ay’ın hüzün kokan nağmeleri Sabiha’nın düşünceli halini derinleştirir. Kalbimi Kıra Kıra şarkısı… “Kalbimi kıra kıra / Bırakmadın hatıra / Günahını yalancı / Dudaklarında ara” Sabiha’nın gözlerinde derin bir hüzün okuyoruz. Boşlukta yürür gibi bir hali var. Akşam Halil işten döner ve eve gelir. Sabiha, Halil’e kısa ve soğuk cevaplar verir. Ardından evlilikten bahis açar. Bir arkadaşının düğününden söz eder, giyeceği elbiseyi Halil’e gösterir. Halil, sen daha iyi bilirsin biraz açık değil mi, der. Sabiha, Halil’den laf alma peşindedir. “Evlilik iyi bir şey olmalı.” der. Saat ilerler, gece yarısına yaklaşır. Sabiha’yı uyku tutmaz, Halil’de uyumamıştır. Halil’e yaklaşarak…

- Belki bir diyeceğin vardır.
- Ne olsun?
- Bilmem. Belki vardır dedim.
- Olsa söylerim.
- Söyler misin?


Ertesi gün Sabiha, Halil’in limon sattığı yere gider. Halil’e yaklaşmaz, uzaktan hüzünlü gözlerle ona bakar. Biraz sonra, Sabiha arkasını dönüp giderken, Halil Sabiha’nın yanına uğramadan dönüp gittiğini fark eder ve Sabiha’yı takip etmeye başlar. Nihayet tenha bir yerde Sabiha arkasını döner ve yüz yüze gelirler. Kalbimi Kıra Kıra şarkısının melodisi yeniden duyulur. Sabiha’ya son günlerdeki durumunu sorar, garip davrandığını, avare dolaştığını sorar. Bu Halil ve Sabiha arasındaki ilk tartışmadır. Sabiha, Halil’in bu sorularına, tanıdık bir cevap verir. “Anladın demek! Anla öyleyse, dahasını anla!” Tanıdık bir kelime var burada, siz de fark etmişsinizdir. Anla kelimesiyle daha öncede karşılaşmıştık. Anla, kelimesini ilk kullanan Halil’di ve bu kelimeyle Sabiha’ya adeta bir evlenme teklifinde bulunmuştu. Şimdi aynı kelimeyi Sabiha, Halil’e karşı kullanıyor. Fakat başka türlü. “Belki de sen bırakıp gidersin bir gün. Dükkanını, evini göreceğin gelir.” der.  Fakat cümle eksiktir ve söylemek istediği şeyi söyleme cesaretinde bulunamamıştır. “Belki de sen bırakıp gidersin bir gün. Dükkanını, evini, çocuklarını göreceğin gelir.” demek istiyordu Sabiha.

- En iyisi git... Git! En iyisi seni görmemek… En iyisi seni duymamak... Git… Git Halil! 
Sabiha, o günün akşamı arkadaşı Müjgan’la dertleşir, yaşadıklarını anlatır. Sormak isteyip de soramadığını söyler. Müjgan, Sabiha’ya çıkışır. “Evlisin, evliymişsin diyecektin.” der Müjgan. Sabiha, diyemem, der.
- Niye diyemezmişsin, korkun neden?
- Ya evet derse?

    
Sabiha, bu gerçekle yüzleşmeye tahammül edememekte, Halil’in evli olmadığına kendini inandırmaktadır..


BENDEN SANA YAR OLMAZ
"son mektup"


-Çok kıymetli bir şey bulursun da sonra bulduğuna bile bin pişman olursun!... Nereye koyacağını bilemezsin öyle mi?

Bunları söyleyen Müjgan, Sabiha’ya Halil semtini, manav dükkanının yerini söyler, gidip her şeyi gözleriyle görmesi gerektiğini söyler. Sabiha, Koca Mustafa Paşa semtine gitmeye karar verir. Artık manav dükkanının önüne kadar gelmiştir. Yaşlı bir adam dükkanda satış yapmaktadır. Bu Halil’in babası olsa gerek. Sabiha kendini tanıtmaz ve Halil’in babasına karşı bir müşteri gibi davranır.

- Sen ne istiyorsun?...Buyur.
- Şey… Elma, bir kilo.
(Halil’in babası elmaları kese kağıdına yerleştirirken, başını kaldırmadan sorar…)
- Halil, nasıl?


Sabiha, Halil’in babasının bu sorusunu yanıtsız bırakır ve oradan ayrılır. Saz salonuna tekrar döner. Patronu Sabiha’ya bu kararından dolayı on yevmiye avans verir. Halil ise Sabiha’nın evde olmadığını anlayınca, soluğunu Şen Saz’da alır. Sabiha’yı bir erkeğin masasında içki içerken görür. Sabiha’nın oturduğu masaya doğru yaklaşır ve bir müddet onu izler.

- Çekemedin mi fotoğrafı mı? Eee, yeter seyrettiğin, hadi bakalım! Bıktım!... Hevesimi aldım. Geçti gitti! Bir daha peşime düşme. Eteğime sürünme. Tamam mı!

Bunları nasıl söylediğine kendisi de inanamaz. Halil gider, Sabiha’nın evine. Sabiha’da onun peşinden… Halil’in ellerine kapanarak hıçkırıklar için ağlamaya başlar. Ertesi gün Halil uyandığında yanı başında bir mektup bulur. Sabiha evde yoktur. “Ben sana yar olmaz! En iyisi kavgasız, gürültüsüz, yüz yüze gelmeden ayrılmamızdır. Sen de vakit varken kendi yoluna döner gidersin, ben de… İşlerinde hayırlı başarılar.”

Arka planda yine o şarkı: Kalbimi Kıra Kıra… Halil mektubu tekrar tekrar okuyor. Nihayet buruşturup, fırlatıyor. Fakat Sabiha’ya karşı duyduğu aşk, mektubu yerden geri almasına sebep oluyor, buruşan mektubu düzeltmeye çalışıyor. Birkaç gün Sabiha’yı arar. Şen Saz’da bulamaz onu. Müjgan ile karşılaşır, Sabiha’nın arkadaşı Müjgan ile. Ona sorar Sabiha’nın nerede olduğunu…

- Başka biri mi var?
- Bilmem.
- Dostu, oynaşı mı var?
- Bilmem.
- Bilirsin.
- Biri mi çıktı ortaya?
- Bilmem. Kendisine sor.
- Sormam. Evet derse…

Yine tanıdık bir cümle… “Evet derse…” Daha önce Sabiha’nın duyduğu korkuyu, tedirginliği ifade eden bu cümle şimdi Halil’in korkusunu ve tedirginliği dile getiriyordu. Nihayet meyhaneye benzer bir yer de bulur Sabiha’yı. Fakat yalnız değildir. Daha önce kavga ettiği adam ile birliktedir Sabiha. Sabiha’yı önüne katar Halil. Bu sırada adam Halil’e bıçak çeker. Halil ise adamın elini tutar ve boğuşurlar. Bıçak adama saplanır.


ÇOK ESKİDEN RASTLAŞACAKTIK
“sevgi de yetmiyormuş.”


- Benim yüzümden hep bunlar. Ya ölecek ya öldüreceksin! Niye geldin?... Gelmeyecektin!
- Geleceğimi biliyordun ama. Nedir istediğin?
- Bilmem! Sıkıldım belki... Yetti belki! Her birimiz yolumuza gitsek.
- Yolumuz?
- Öyle.
- Birleşti biliyorum.
- Yok, birleşecek gibi değil.
- Benim yolum başka. Seni tanıdıktan sonra anladım bunu. Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık.

Halil, bıçağı adamın kasığına dokundurduğunu, adamın ölmeyeceğini, çok hapis yatmayacağını anlatmaya çalışır Sabiha’ya. O kısacık anda gelecek adına hayaller kurar. Hapisten çıktıktan sonra başka semtlere, hatta başka şehirlere gideriz der. Sabiha’da Halil’in içini rahatlatmak için “Kimselere görünmem, seni beklerim” der. Fakat Sabiha, hapiste olan Halil’i ziyaretlere gitmez. Onu çok sevmesine rağmen, Halil’in ihtiyaçlarını Müjgan’la birlikte gönderir. Ama Müjgan, Sabiha’nın hazırladıklarını Halil’e götürmez hiç.

“Nasıl olsa hayır etmeyecekti bana. Bir gün evine dönecekti. İşin içinde başka bir kadın olsaydı kolaydı. Uğraşır, baş ederdim ama… Aileyle, çocuklarla baş edilmez. Babamdan bilirim. Geçecek göreceksin. Böyle bir aşk bulsam, ben de durmam inanır mısın? Beni sorarsa, şey dersin… İyi dersin.”

Halil’in ziyaretine, hapishanenin görüş gününe gitmez Sabiha. Halil, Sabiha’ya bir mektup yazar. “Bir gelmedin, bir aramadın… Ne mektubun var, ne haberin. Sözün bu muydu Sabiha? Kavlimiz böyle miydi? Bu günler, bu aylar geçer elbet.”
    
Günler birbirini kovalamıştı. Hani sayılı gün çabuk geçer derler ya, gerçekten de öyle olmuştu. Halil’in tahliye günü gelmiş çatmıştı. Büyük ihtimalle akşama Sabiha’yı görmeye gidecekti Halil. Belki boynuna sarılır, belki niçin gelmediğini sorardı. Sabiha, garip bir kara alır, Halil’in tahliye olduğu gün. Halil hapisteyken saz salonuna hiç gitmeyen Sabiha, Halil tahliye olduğu gün saz salonuna yeniden dönüş yapar.
   
 Sabiha’nın kahkaha sesleri bütün saz salonunu kaplamıştır. Halil, hapisten çıktığı gibi soluğu doğruca saz salonunda alır. Sırtı Halil’e dönük olan Sabiha bir adam ile kahkaha dolu bir sohbetin içindedir.

- Merhaba Sabiha.
- Ooo, merhaba Halil… Çok eskiden tanırım Halil Beyi… Benim için adam vurdu, içeri düştü. Yeni çıkmış olacak… Hapiste iken matem tutmadığıma bozuldu herhalde? Öyle değil mi Halil? Tamam mı? Halil…
(Halil sessizce Sabiha’nın konuşmasını dinler. Başı önündedir. Sabiha, Halil’in bu tavrına dayanamaz.)
- Halil‘im!
Ve Halil hiç beklemediğim bir şey yapar, boynuna atılan Sabiha’ya karşı. Onu bıçaklar. Fakat Sabiha, kendi kendini vurduğunu söyler.



ANNE BABAM GELDİ
“başımı okşadı benim. kalacak mı?”


Sabiha, Halil’i şimdi yıkmıştır asıl… Ben kendimi kazara vurdum, elim kaydı diyerek ifade veren Sabiha, Halil’i hapse düşmekten kurtarır. Halil perişan bir haldedir. Bakışlarından ve hal hareketlerinden Sabiha’yı bıçaklamış olmanın büyük pişmanlığı okunmaktadır.
    
Bir müddet böyle, avare bir şekilde gezer. Daha sonra İstanbul’un iki yakasını birbirine bağlayan köprü açılır ve bir akşamüstü Halil, evinin kapısını açar. Kapıyı açan küçük bir erkek çocuğudur. Baba ve oğul karşılıklı kalakalırlar. Biraz sonra çocuk, şaşkınlığı üzerinden atarak: “Anne babam geldi.” der. Evet, Halil bu kez gerçekten eve dönmüştür. Küçük çocuğun sesine iki yönelir. Halil’in karısı ve kızı. Aradan geçen bunca zamanda ne olup ne bittiğini sormaz karısı. Halil’de hiçbir şey söylemeden içeri girer.  Karısı, Halil’in önüne giyeceği terliklerini getirir. Salonun kapısı açar. Anne, oğul ve kız Halil’i izlerler. Halil’in yüz ifadesinden ve gözlerinden büyük bir hüzün içinde olduğu anlaşılmaktadır. Fakat bu hüznün sebebini çözmekte güçlük çekiyorum. Sabiha’dan ayrıldığı için mi yoksa evini iki sene boyunca ihmal ettiği için mi? Bunu bilmiyorum.
    
Bu sırada karısı, Halil’in yatağını hazırlar. Bir buçuk, iki yıl sonra Halil’e karşı kurduğu ilk cümle şu olur: “Aç mısın?” Halil ise hayır anlamında başını kaldırır. Bu sırada çocukları kapı aralığından olup biteni izlemektedir.
    
Sanrım bütün gece, geçmişin ve geleceğin muhasebesini yapacaktır Halil. Ve ertesi güne geçmişi arkada bırakarak devam edecektir. Sabiha’ysa iyileşmiştir. Halil’den aldığı bıçak yarası artık kapanmıştır. Müjgan’la konuşuyordur.  Hastaneden çıkmaya hazırlanır.

- Ne aptalmışım! Zorla aramışım belamı. Halil‘i seviyorum. O da beni seviyor, yalan mı? Sevmese semtime bile uğramazdı.
- Doğru.
- Seviyor. Sevmese vurmazdı. Hapse girmesine, çile çekmesine, ayrılmamıza hep ben sebep oldum. Aklım başıma geldi artık. Çıkar çıkmaz gidip bulacağım, dizlerine kapanacağım. Halil’im diyeceğim.

Ertesi sabah olunca Halil, eskiden olduğu gibi yine bostanın ve manavın yolunu tutar. Eski yaşantısına geri döner. Babasının elini öper. Çocuklarını kucağına alır.  Sabiha ise Halil’e doğru yola çıkar. Manav dükkanın civarına geldiğinde kararlı adımlarla ilerleyişi durur. Gözleri yaşarır ve yüz ifadesi bir anda değişir. Öylece bakakalır. Halil’i kucağında çocuklarını severken bulur.

Kalbimi Kıra Kıra şarkısı duyulur bu esnada. Sabiha, arkasını döner ve İstanbul’un kalabalığına karışarak gözden kaybolur. Ve Lütfi Akad, Safa Önal, Türkan Şoray ve İzzet Günay bize bir imkansız aşk hikayesini, gözlerimizi yaşartarak aktarmış olurlar. Kim bilir şimdi nerede, ne yapıyordur Sabiha? Acaba hayatından memnun mudur? Halil’i unutabilmiş midir? Halil, eşine karşı bir yakınlık göstermeye başlamış mıdır?

Bilmiyorum.

YORUMLARIM
 
 Türkan Şoray ve İzzet Günay

Türkan Şoray, Lütfi Ö. Akad sayesinde gözlerini, bakışlarını beyaz perdeye yansıtmayı bu film ile birlikte öğrenmiş. Üstün bir oyunculuk sergiliyor. Çoğu sinema eleştirmeni tarafından, Türk sinemasında Türkan Şoray’ın yerini sağlamlaştıran ilk filmin Vesikalı Yarim olduğunu göstermekte. Türkan Şoray, canlandırdığı karakteri çok güzel ve doğal bir şekilde yansıtıyor. Özellikle kamera yakın planda çekim yaptığında, yüzü ve gözleriyle bize verdiği ifade onun ne kadar büyük bir rol kabiliyetinin olduğunu göstermektedir.

İzzet Günay, şüphesiz zirve filmidir. Ve bu film ile ne kadar büyük bir oyuncu olduğu ispat etmiş olur. Filmi izlerken, İzzet Günay’ın hali, tavrı, saflığı ve sokaktan bir insan oluşu o k adar güzel aktarılır ki izleyiciye, onun efkarıyla efkarlanır, onun derdi ile dertleniriz. Daha evvel de “Beni Osman Öldürdü, Ekmekçi Kadın, Akşam Güneşi, Anasının Kuzusu, Macera Kadını” gibi filmlerde başrolleri paylaşan bu ikiliyi zirveye çıkaran film Vesikalı Yarim olmuştur.

VESİKALI YARİM’DE İMKANSIZ AŞK KONUSUNA BAKIŞIM

Vesikalı Yarim filmini iki kelime ile özetlemeye kalkışacak olursam, filmi ve filmin karakterini karşılayacak betimsel kelime “imkansız aşk” olurdu. Evet bize melali anlatır. Yani hüznü. Belki de bize unuttuğumuz bir takım şeyleri fısıldıyor bu film. Fakat önce bir sinemasever gözüyle filmin konusuna, temasına inmek istiyorum. Bizim Yeşilçam geleneğimizde sıklıkla işlenen bir temadır imkansız aşk. Malumu olduğunuz üzere; zengin kız — fakir oğlan yahut tam tersi… Seyircinin yüzünde bir mutluluk ifadesi bırakmak adına, senaristlerimiz iki genç aşığı filmin sonunda kavuşturur ve izleyicileri sinema salonunda mutlu olmuş bir şekilde evine gönderir.

Bir yapaylık vardır. Genç aşıklarımızın arasına konulan engellerde dahi bu yapaylığı rahatlıkla görüyoruz. Bu noktadan hareketle tekrar filme dönecek olursam eğer; Vesikalı Yarim’de dönem filmlerimizde görülen bu yapaylığın yerini gerçekçi bir yaklaşım almıştır. Biraz evvel filmimizi okuduk sizlerle. Gördüğünüz üzere karakterler, diyaloglar ve Halil ile Sabiha arasındaki engeller o kadar gerçekçi ve doğaldır ki, köşeyi döndüğümüzde sol elinde tespihi sağ elinde tütün tabakasıyla Sabiha’yı düşünür vaziyette bulabiliriz Halil’i. Çünkü onlar sokaktandır. Hepimizin bir takım imkansızlıkları vardır şu hayatta. Diyeceğim şu ki, bu film sadece imkansız bir aşk hikayesini anlatmıyor. Farklı şeyleri de öğretiyor bize. Belki farkın olmadan Anadolu’nun imkansızlığını da görüyoruz film ile birlikte. Taşrada ve varoş semtlerde yaşananları da bize göstermeyi ihmal etmiyor Lütfi Ö. Akad.

FİLMİN SONUNU NASIL BULDUM VE FİLMDE TOPLUMSAL CİNSİYET

Sıra bu zor soruyu yanıtlamaya geldi. Ben hissi davranan birisi olduğum kadar hayatın gerçeklerini de görmezden gelmeyen biriyim.  Çünkü hissettiğimiz her şeyi hayatın doğal akışı içerisinde yaşarız. Hayal dünyamızın dışında akan bir takım olaylar vardır. Filmin ucu açık bırakılmış. Biraz evvel sizlere yönelttiğim sorular vardı. Sabiha bundan sonra ne yapacak, Halil’i unutabilecek mi, yaşantısına nasıl devam edecek, saz salonuna geri mi dönecek, İstanbul’dan ayrılıp farklı bir şehirde kendisine yeni bir yaşam mı kurmaya çalışacak gibi bir sürü soru… Bu sorularımın bir çoğu Halil içinde geçerli elbette.
    
Peki filmin sonu beni mutlu etti mi? Evet mutlu etti. Şaşırdınız sanırım. Halil ve Sabiha kavuşamadı! Nasıl mutlu olabilirim bu son karşısında, değil mi… İnanın, farklı bir söylemde bulunmak adına bu cümleleri kurmuyorum. Filmin beni en çok etkileyen ve hüzünlendiren sahnesi, Vesikalı Yarim’in son bölümlerinde saklıydı. Halil’in evine döndüğünde karısının ona karşı yaklaşımı, sesini çıkarmayışı, Halil’in oğlunun “Başımı okşadı. Kalacak mı?” sorusunu soruşu… Toplumsal cinsiyet meselesine kadar inecek olursam, bildiğiniz gibi toplumumuzun ataerkil bir yapısı var. 60’lı yıllarda da durum aynıydı bugünde durum aynı. Halil’in karısının sesini çıkarmayışı, Halil’den hesap sormayışı, Halil’e karşı kullandığı ilk cümlenin (zaten film boyunca tek kullandığı cümle oydu) “Aç mısın?” sorusu oluşu… Bana göre filmin sonu böyle olması gerekiyordu, çünkü yaşam bunu gerektiriyor. Halil’in karısı ve iki çocuğu var.

YILLAR SONRA YENİDEN

Türkan Şoray, NTV’de “Sinema Benim Aşkım” isimli programında onu zirveye taşıyan filmlerin başında gelen Vesikalı Yarim’i anlattı. Tahmin ettiğiniz üzere bu anlatım tek başına başına değildi. Filmin yönetmeni Lütfi Akad, senaristi Safa Önal, başrolü birlikte paylaştığı İzzet Günay, sesi ve şarkılarıyla filmi tamamlayan Şükran Ay… Filmi Vesikalı Yarim yapan bu değerli isimleri programına konuk etti ve yıllar sonra o günleri ve o atmosferi bizlere tekrar yaşattı. Aşağıdaki linklerden programı sizlerde izleyebilirsiniz.
MENEKŞELİ VADİ'DEN BİR BÖLÜM
Böyle üçüncü sınıf meyhanelere gelen insanların önlerindeki yemekleri silip süpüremeyişleri bana seçmemiş erkekle, seçilmemiş kadının yüzlerindeki içinden çıkılmaz üzüntülü manayı ve hali hatırlatır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder