28 Şubat 2017 Salı

Burası Bir Adam*

Merhabalar olsun. Buraya uzun zamandır yazamıyorum. Bugün bir şeyler karalamaya karar verdim. Büyük ihtimalle sizlere bahsetmedim. Hayatımda birtakım değişiklikler oldu. Artık Sivas'ta yaşamıyorum. Vazifem gereği başka bir şehre taşındım. Yaklaşık altı ay oldu. Her neyse, yeni bir düzen, yeni bir şehir derken zaman geldi geçti. Başlarda uyum problemi yaşasam da şimdilik bir sıkıntı yaşamıyorum.

Şehirden ve şehrin insanından uzağım. Günlerim hemen hemen birbirinin aynısı. Ev ve iş arasında geçip gidiyor. Bir göz odam var. Yaşam alanım altı aydır bu kadar. Televizyon alma ihtiyacı hiç hissetmedim. Gazete de takip etmiyorum. Memlekette ne oluyor, ne bitiyor bir kaç gün sonra haberdar oluyorum. Kendime ayıracak zamanım arttı ve bu zamanı kitaplar ile değerlendiriyorum. Şiir ve poetika üzerine kitap - makale okumaları yapıyorum. Bir taraftan da şiir ve nesir üzerine çalışmalar yapıyorum.

Burada yeni insanlarla tanıştım. Şuan için onlara bir yakınlık hissetmesem de gözleyebildiğim kadarı ile bir çoğu iyi insan. Zaman ileride neyi getirir bilmiyorum. Haftada iki üç defa film izliyorum. Siyah - beyaz filmlere karşı hususi bir alaka duyuyorum.

Şimdilik bu kadar. Umarım iyisinizdir ve her şey yolundadır.

31 Ocak 2017 Salı

Karanfil Fanzin #22: Ne Bu Deveyi Güdeceğiz, Ne Bu Diyardan Gideceğiz!


Karanfil Fanzin'in 22. sayısı çıktı. Sınırı 22. kez geçiyor, sesimizi 22. kez yükseltiyor, o duvarın karşısında 22. kez yumruğumuzu sıkıyor ve yarım bıraktığımız şarkıya 22. kez dönüyoruz. "Yani hiçbir şey yerinde değil pek." ön mısrasıyla başladığımız bu sayının manşetinde "NE BU DEVEYİ GÜDECEĞİZ, NE BU DİYARDAN GİDECEĞİZ!" diyerek hâlâ burada olduğumuzu ilan ve ihtara ediyoruz. Edip Cansever'in Salıncak isimli şiirinden yaptığımız iktibas ile duymak istemediğiniz şeylerin altını çizdik. "Bir su gürültüsü, bir pul koleksiyonu, bir duanın yaratılışı duyulur bu ara."

22. sayımızda sizleri karşılayacak olan ilk eser Ahmet Salih Şahin'in Doğu Ekspresi isimli öyküsü. Bir kompartımanda başlayan yolculuk, okuru bilincin dışında tutarak tahmini güç bir neticeye sürüklüyor. Bekir Salih Yaman, Türkçenin Düşmanları 1 başlıklı yazısı ile lisanın ve lisan üzre kalmanın neye tekabül ettiğini anlatıyor.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Kırık Yaz

belki demek cevap mıydı bütün bunlara, belki
insan karşılığını bulsun diye bu olanlar.

bana ne başkalarından, vurulan kazmalardan, açılan mezarlardan
bana ne, neyime gerek diyerek başladı başkalık
bana neydi komşunun evindeki yangından, yılandan
yılan kimseye dokunmamıştı, kimse de yılana ve böylece büyüdü soğukluk.
insan büyüyen bir soğukluktu bu yangın yerinde
yabancılıktı evlerin birbirine karşılığı, aralamadı perdesini kimse kimseye
yaşamak zannetti insan, yemek yedi, su içti, biraz uyudu, ekmeğini aradı
boğazımızda bir çatal olarak durdu dünya
boğazımızdan geçmedi sıkı sıkıya tuttuğumuz ekmek.
kimisi de çekmedi ayak altından ekmeği, onu biraz yedi ve bıraktı öylece
varlık oradan geçiyordu, bölüşmekten, her şey eksik kalıyordu cana dokunmadıkça.

kanımıza vurup duran neydi, sesimiz neden katıydı böyle
yüzümüzü yumuşatacak kelimeler yok içine düştüğümüz avrupa’da
silahı birlikte doğrultmak yerine birbirimize doğrulttuk.
dinmeyen bir mesafeydik şam’a, kırılgan bir çiçekti halep dediğin
bütün sınırların üstünü çizmeli betonarmelerden başlayarak
insanı nereye koymalı kalbine dönmesi için?

takvimleri kurcaladım, temmuzu yokladım, vatan dedim kendimi yokladım,
yok saydım, yoktu ellerim bile, başımı gezdirdiğim geceler yoktu
ellerim nerede kim bilir, ellerim tankları bükebilir
vatan ki imandandır, allah û akbar dedim onlar demos kratos sandılar.

yarının şarkısıdır söylediğimiz, çünkü vaat edilen gün bizimdir
kendimce anlamlar çıkarttım bir takım şeylerden
başımda okşayışların izi kaldı, babil’in saçlarında güneşler açtı
omuzlarım hep akşamdı, omuzlarımda orman serinliği
sayıp dökemediğim dağlar karşımda, fırat böyle coşkun
artık bir bombadır göğsüm patlamaya hazır.

yaz kırığıdır, kırıktır bardak, enfâl 17’dir önünde sonunda sığındığım
saklandığım, arındığım, arandığımdır o
ömer ki pırıl pırıl bir ağabeydir yanıma, bir adamdır kaburgasına tutunduğum.
ele geçecek başka yerimiz yoktu, başka yerimiz yoktu vurulacak,
iyilikli sabahlardı tutup göstermek istediğim
bir vatan günaydınıydı, bir kızın dönüp dönüp bakmasıydı mesela
kâfire sıkılan kurşunduk her cuma
amerika piç kurusuydu
yaz bunu.

Eyüp Aktuğ
Aşkar Dergisi, Ekim - Kasım - Aralık 2016, Sayı 40

8 Kasım 2016 Salı

İftitah

tanımakla geçmiyor bir şey, titremekle, sövmekle
yürümekle,  yatsılardan kararan sokaklardan çalımla geçmekle
ekmeği alırken de o kız bana bakarken de
şarkı hep aynı yerde bitiyor, temkinli olamıyorum.

bayırlar yüreğimi soğuturken, insan insana derinleşen bir yarayken
incelen bir sızıydım her akşam, her akşam esmer bir delikanlıydım
kırçıldım ve kokulu bir kadın geçmezdi penceremden
öpülmekten göveren bir kadındı dünya
dudaklarım hiç uzanmadı onun karanlık taraflarına.
imlâ kurallarına itibar etmiyorum sana yanaşırken
inanmıyorum yaşıyor olmanın, yürüyor olmanın evrenselliğine
ne söylesem yavan kalacak biliyorum, ne söylesem herkesçe malum.

niçin diye bir uçsuzluk
niçin!
niçin günaha gireyim yola bir bahane ararken
yoldan aman dilemek mi niçin
kaçırmaktan kaybettiğim yüz işte bu kadar
hiç resimlenmemiş, hiç makyajlanmamış, haritalardan bakıyor gibi
yüz kere bir yüz, sonsuzun sonsuza kucak açması gibi bir yüz
tutulduğum yerden, tutunduğum köşeden, baktıkça boynumu eğen bir yüz.
cümlenin dışında kalmak mı
niçin!
yaraya bastığım bez niçin yapışmasın cana.

çoğalıyorum ama birikmiyorum, isim sıkıntısı çekmiyorum burada
çünkü dünya değdiği yerde iz bırakıyor, isim bırakıyor
buradan geçtiğimi ispatlıyor yalanla çekindiğim fotoğraf.
doğdum herkes gibi, anlamadan büyüdüm, büyüdüğümde de anlamadım
belki büyür büyür de göz olurum, ele avuca gelir içimdeki
tedirginlikte bulanan, ümit anında durulanan gözler olurum
toprağın bana müsait olduğu kadar ben de toprağa müsait olurum
gün gelir kendimi sesleyen bir sâlâ olurum.

ey gövdemi doğrultan esenlik
ey seyrine bedel ödeten gümrah dişi
fâtihâ ile arama sokulan telaş, beni dışarı bırakan kapı
koynundan çapaklanarak fırladığım her sabah
sımsıkı yunuyorum, sımsıkı yumuyorum gözlerimi
şimdi iftitah.

Eyüp Aktuğ
Aşkar Dergisi, Temmuz - Ağustos - Eylül 2016, Sayı 39

20 Ekim 2016 Perşembe

Şiir Bizim Neyimiz Oldu Biz Şiirin Neyi Olduk

Şiir, insanın varlık muhasebesine, aslî gayesini arayışına, mücerred olana - mutlak olana uzanışına, nefsin talim ve terbiyesine, hâsılı ruhun ve o ruh etrafında halkalanan her şeyin olmak ve bulmak keyfiyetine ev sahipliği yapan, dilin biricik  şubesidir. Doğu’nun Batı’ya karşı teçhizatlanmasında da, taarruzunda da, müdafaasında da, ilk hamlemiz şiir ile olmuştur. Şiir, namütenahiye ulaşma gayretimizin başında ve sonunda ruh iklimimizde remzlenmiş, ferdîlikten kendisini kurtarmış ve Agora’ya intikal etmiştir. Buradan hareketle şair ismini verdiğimiz cins beyin, talihi itibariyle vücudunun her noktasıyla olmuşu, olanı ve olacak olanı nabzında duyan ve kalbiyle yoğurandır.
Şâir hakikat ile temâs halinde olmalıdır. Bu yüzden şair, yirmi dört saatlik fani zaman kadrosunun açıkgözlülüğünü yapamaz. Başkaldırının şiirini yazmak yerine şiiriyle başkaldırmayı tercih eder. Cemiyetinin inhitatına karşı duran ve direnen odur. Fuzulî, Şikâyetnâme’sini yazarken cemiyetini şiiriyle ikaz etmeyi, imar etmeyi, inşa etmeyi düşlemiştir.

HANGİ ŞİİR

Evet, sorulması lazım gelen soru budur. Eşya ve hadiselerin, plastik dünyanın dışına çıkıp, aşkın olanı tutmak arzusunda olan ve insanı insana ikame eden şiir… İşte hangi şiir sorusunun cevabı. İslam her şeyi çerçevelediği gibi şiirimizi de çerçevelemiştir. İslam dairesi içinde bulunan her ferd dil ile ikrar ettiğini kalp ile tasdik etmek borcundadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, memur ve mecbur olduğumuz biricik vazifedir. Şiirimizin de öncelediği bu rızadır. Öyle ki Türk’ün ruh kökünü röntgen camına tutup tahlile kalkıştığımızda görüp, görebileceğimiz yegane hakikat İslam’dır.

16 Eylül 2016 Cuma

Karanfil Fanzin #21: Biliyoruz Bir Halk Ayaktayken Oturanlara Yer Yok!*

Karanfil Fanzin'in 21. sayısı çıktı. Sınırı 21. kez geçiyor, sesimizi 21. kez yükseltiyor ve yarım bıraktığımız şarkıya 21. kez dönüyoruz. "Şiirimiz kendini arıyor, ya şair?" sorusuyla başladığımız bu sayının manşetine Mustafa Melih Erdoğan'ın bir mısraı konuk oluyor. "BİLİYORUZ BİR HALK AYAKTAYKEN OTURANLARA YER YOK!" diyerek mesuliyetimizi ilan ve ihtar ediyoruz. Sezai Karakoç'tan yaptığımız bir iktibas ile şiirimizin istikametini çizdik. "Şiir, ruh pencerelerini Allah'a açtıkça şiirdir. Yoksa bal mumundan peteklerdir, bal değil."

21. sayımızda sizi karşılayacak olan ilk eser "Bir Şairken Zeyneb Olmak" başlıklı yazısıyla Merve Parlak'a ait. Divan Edebiyatı'nın bilinen ilk kadın şairi Zeyneb Hatun'dan yola çıkarak kadının şiirimizdeki yerini tahlil eden ve 2010 kuşağı şiirine de eleştiri getirmeyi ihmal etmeyen Parlak, şiiri fantezi metni haline getiren piyasaya karşı sesini yükseltiyor.