28 Nisan 2018 Cumartesi

Vida

varılacak yer yok bu dünyada
yok ne yaptıysam yanlış, neye koştuysam yalan
kesip biçtiğim kumaş oturmuyor üzerime
içimi soğutmuyor dökündüğüm su, gördüğüm yüz, aldığım merhaba
yağmur aynı yere çiseliyor hep, rüzgar aynı yeri kurcalıyor yüzümde
yüzüm, itimat vermiyor çek senet tüccarlarına.
onu aynalardan, onu derin kışlardan, gecekondulardan geçiriyorum
pusulalardan, sandıklardan, şam’dan ve bağdat’tan.
utancımı koynuma alıyorum, koynumda genişleyen bir kış
içimi bekle, esirge, utancıma temiz örtüler giydir, beni sarıp sarmala
tanrım! demokrat varlığımı bağışla.

çağdaş bir günaydın oluyor her sabah, medenî bir kahvaltı sonra
bush’a ve obama’ya sövdüğüm gibi trump’a da sövüyorum
meâlen okuyorum olup biten şeyleri
boğaza sürülen lokma susturmamalı dilimin ucunda bekleyeni
oysa hepimiz cesuruz toprağın önünde, hepimiz çıplak ve ısrarlı
kirli bir bâkirliği kovalıyoruz.

pat pat vuruyor kan büyük banknotlar arasında
işte işte uğruna ölünen patronlar
çalış ve öl, biraz yemek biraz kahkaha

bir suç işle şimdi, makinalara karşı, bankalara, gazetelere karşı
bir suç işle, ceplerindeki tohumu savur toprağa
fırlayarak uykundan, kendini işgal ederek, sahici yumruklarla
asfaltlardan değil, dağ yollarından, ırmaklardan, kaynayan potinlerinle
koş şimdi, cüretkâr ölümlerle koş sana kucak açan tom amcana
örgütle kalbini kafire karşı
çıkar boynundaki kravatları, o vidayı oynat yerinden
kalmasın hiç tereddüt tetiği çekerken.

kanayan bir çocukluktum şunun şurasında
gazetelerde ve köşe başlarında bir yerim olmayacak
kuşandığım kılıçla, altını çizdiğim cümleyle, gözüme sürdüğüm gurbetle
daha koyu, daha çıplak şarkılarla bilineceğim, eve döneceğim bir gün
çünkü varılacak yer yok bu dünyada.

Eyüp Aktuğ
Aşkar Dergisi, Temmuz - Ağustos - Eylül 2017, Sayı 43

8 Haziran 2017 Perşembe

Cana Değen Yumruk: Hangi Anahtar

Gabriel Garcia Marquez, Vivir Para Contarla isimli kitabında "Hayat insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır." der. İnsan neyi kaybettiğini hatırlamak ve hatırladığını anlamak, anlatmak için yaşar. Yaşamın, yaşıyor olmanın bu gayesi düşünmek ve düşünüleni dil ile izah etmek ile mümkün olmaktadır. Dilin talim ve terbiye müesseselerinin başında ise şiir gelir. Şiir, arayan, bulan, hatırlatan ve oluş-buluş deveranında mutlak olana uzanmaya çalışan bir alandır. İdris Ekinci'nin ifadesiyle "Şiir, dilin imkanları, sınırları içinde varılabilecek en uçtaki sanattır."

Günümüz şiirinin bunalımlarından birisi de şiirin hayat ile ilişiğinin kesilmesi, şiirin bir fantezi metni haline getirilmesidir. Bu yargıya  ulaşmak için güncel edebiyatı takip etmek yeterli olacaktır. Bunun için de öncelikli durağımız dergilerdir. Sağlam şiirin nedirinden ve nasılından haberdar olanlar görecektir ki, edebiyat dergilerinin birçoğunda birbirini taklit eden, tekrar eden, bir öze bağlanamayan şiirler vitrine çıkmaktadır.

Şiir adına yaşanan böylesi bir bunalım döneminde sağlam şiirin peşine düşen, şiiri bir mesuliyet meselesi olarak gören ve kazandığını koruyabilen, şiiriyle korunabilen bir şairdir Mustafa Melih Erdoğan. Şiirlerini Aşkar Dergisi'nden takip ettiğimiz Erdoğan, derginin genel yayın yönetmenliğini de sürdürmektedir. Şairin, Aşkar Dergisi'nin ilk sayısından günümüze kadar Türk şiiri ve dergiciliği adına değerli emeklerine şahit olduk. Erdoğan, şiirleriyle güncel şiir dilinin yerleşik kalıplarının dışına çıkmakta ve bu konudaki mesaisiyle şiiri sıradanlık çıkmazından kurtarmaya çalışmaktadır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Kırılsın Arada Ne Varsa

kan aktığında, atlar çatladığında bu sonsuz koşuda
artık ipek bir uzaklıktır dün sığınağı.

bir kışın lapa lapa dökülmesidir üzerime, tedbirsiz bir acıdır tenimde gezinen anı
koynumdaki karaltıdır o, beni sarhoşlayan uygunsuz sokaklardan yollardan geçiren
avuçlarındaki şeffaflıktır, kâfi gelir akıp gideni durdurmaya.

gün akşam, kahır göğsüme yaslanır durur
akşam ki iki defa gurbet, bıçaktır gün
iyi bilensin bu bıçak, sıyırsın parmaklarımdan saçlarını
içime eri, damarlanan gençliğime hıncıma sen yerleş
ama sen yabancı bir göz taşırsın yüzüme, adıma bitişmeyen bir dil
tütünü her okşayışımda koynumu yakmasın orada birileri.
insan nerenin meşhurudur bilmiyorum
dünya beni seninle azaltıyor, boşluk bırakmadan
baştan ayağa azaltıyor, uyusam uyansam hiç boşluk bırakmadan
ne olur sanki.

28 Şubat 2017 Salı

Burası Bir Adam*

Merhabalar olsun. Buraya uzun zamandır yazamıyorum. Bugün bir şeyler karalamaya karar verdim. Büyük ihtimalle sizlere bahsetmedim. Hayatımda birtakım değişiklikler oldu. Artık Sivas'ta yaşamıyorum. Vazifem gereği başka bir şehre taşındım. Yaklaşık altı ay oldu. Her neyse, yeni bir düzen, yeni bir şehir derken zaman geldi geçti. Başlarda uyum problemi yaşasam da şimdilik bir sıkıntı yaşamıyorum.

Şehirden ve şehrin insanından uzağım. Günlerim hemen hemen birbirinin aynısı. Ev ve iş arasında geçip gidiyor. Bir göz odam var. Yaşam alanım altı aydır bu kadar. Televizyon alma ihtiyacı hiç hissetmedim. Gazete de takip etmiyorum. Memlekette ne oluyor, ne bitiyor bir kaç gün sonra haberdar oluyorum. Kendime ayıracak zamanım arttı ve bu zamanı kitaplar ile değerlendiriyorum. Şiir ve poetika üzerine kitap - makale okumaları yapıyorum. Bir taraftan da şiir ve nesir üzerine çalışmalar yapıyorum.

Burada yeni insanlarla tanıştım. Şuan için onlara bir yakınlık hissetmesem de gözleyebildiğim kadarı ile bir çoğu iyi insan. Zaman ileride neyi getirir bilmiyorum. Haftada iki üç defa film izliyorum. Siyah - beyaz filmlere karşı hususi bir alaka duyuyorum.

Şimdilik bu kadar. Umarım iyisinizdir ve her şey yolundadır.

31 Ocak 2017 Salı

Karanfil Fanzin #22: Ne Bu Deveyi Güdeceğiz, Ne Bu Diyardan Gideceğiz!


Karanfil Fanzin'in 22. sayısı çıktı. Sınırı 22. kez geçiyor, sesimizi 22. kez yükseltiyor, o duvarın karşısında 22. kez yumruğumuzu sıkıyor ve yarım bıraktığımız şarkıya 22. kez dönüyoruz. "Yani hiçbir şey yerinde değil pek." ön mısrasıyla başladığımız bu sayının manşetinde "NE BU DEVEYİ GÜDECEĞİZ, NE BU DİYARDAN GİDECEĞİZ!" diyerek hâlâ burada olduğumuzu ilan ve ihtara ediyoruz. Edip Cansever'in Salıncak isimli şiirinden yaptığımız iktibas ile duymak istemediğiniz şeylerin altını çizdik. "Bir su gürültüsü, bir pul koleksiyonu, bir duanın yaratılışı duyulur bu ara."

22. sayımızda sizleri karşılayacak olan ilk eser Ahmet Salih Şahin'in Doğu Ekspresi isimli öyküsü. Bir kompartımanda başlayan yolculuk, okuru bilincin dışında tutarak tahmini güç bir neticeye sürüklüyor. Bekir Salih Yaman, Türkçenin Düşmanları 1 başlıklı yazısı ile lisanın ve lisan üzre kalmanın neye tekabül ettiğini anlatıyor.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Kırık Yaz

belki demek cevap mıydı bütün bunlara, belki
insan karşılığını bulsun diye bu olanlar.

bana ne başkalarından, vurulan kazmalardan, açılan mezarlardan
bana ne, neyime gerek diyerek başladı başkalık
bana neydi komşunun evindeki yangından, yılandan
yılan kimseye dokunmamıştı, kimse de yılana ve böylece büyüdü soğukluk.
insan büyüyen bir soğukluktu bu yangın yerinde
yabancılıktı evlerin birbirine karşılığı, aralamadı perdesini kimse kimseye
yaşamak zannetti insan, yemek yedi, su içti, biraz uyudu, ekmeğini aradı
boğazımızda bir çatal olarak durdu dünya
boğazımızdan geçmedi sıkı sıkıya tuttuğumuz ekmek.
kimisi de çekmedi ayak altından ekmeği, onu biraz yedi ve bıraktı öylece
varlık oradan geçiyordu, bölüşmekten, her şey eksik kalıyordu cana dokunmadıkça.

kanımıza vurup duran neydi, sesimiz neden katıydı böyle
yüzümüzü yumuşatacak kelimeler yok içine düştüğümüz avrupa’da
silahı birlikte doğrultmak yerine birbirimize doğrulttuk.
dinmeyen bir mesafeydik şam’a, kırılgan bir çiçekti halep dediğin
bütün sınırların üstünü çizmeli betonarmelerden başlayarak
insanı nereye koymalı kalbine dönmesi için?

takvimleri kurcaladım, temmuzu yokladım, vatan dedim kendimi yokladım,
yok saydım, yoktu ellerim bile, başımı gezdirdiğim geceler yoktu
ellerim nerede kim bilir, ellerim tankları bükebilir
vatan ki imandandır, allah û akbar dedim onlar demos kratos sandılar.

yarının şarkısıdır söylediğimiz, çünkü vaat edilen gün bizimdir
kendimce anlamlar çıkarttım bir takım şeylerden
başımda okşayışların izi kaldı, babil’in saçlarında güneşler açtı
omuzlarım hep akşamdı, omuzlarımda orman serinliği
sayıp dökemediğim dağlar karşımda, fırat böyle coşkun
artık bir bombadır göğsüm patlamaya hazır.

yaz kırığıdır, kırıktır bardak, enfâl 17’dir önünde sonunda sığındığım
saklandığım, arındığım, arandığımdır o
ömer ki pırıl pırıl bir ağabeydir yanıma, bir adamdır kaburgasına tutunduğum.
ele geçecek başka yerimiz yoktu, başka yerimiz yoktu vurulacak,
iyilikli sabahlardı tutup göstermek istediğim
bir vatan günaydınıydı, bir kızın dönüp dönüp bakmasıydı mesela
kâfire sıkılan kurşunduk her cuma
amerika piç kurusuydu
yaz bunu.

Eyüp Aktuğ
Aşkar Dergisi, Ekim - Kasım - Aralık 2016, Sayı 40