19 Mart 2015 Perşembe

Bu Bizim Hüznümüz: İran Sineması

 Bu Bizim Hüznümüz: İran Sineması

Geçtiğimiz yüzyılın büyük icatlarından birisi olan ve kimi insanların hareketli fotoğraf makinesi olarak tanımladığı kamera, 1930’lu yıllarda İran ile tanıştı. Haliyle İran sinemasının tarihçesi de 1930’lardan itibaren kayıt altına alındı. İran’ın etnik mozaiğine baktığımız zaman kozmopolit bir yapıda olduğunu göreceğiz. Nüfusunu Fars, Türkmen, Kürt, Arap ve diğer etnik unsurlar oluşturuyor. Bu sebeple batılıların Ortadoğu penceresi ile baktıkları coğrafyanın en güzel prototiplerinden biridir. İran’da ilk sinema salonu 20. yüzyılın hemen başlangıcında, Tahran’da açılmış olmasına rağmen İran’ın özgün sinemasını oluşturması için çeyrek asırlık bir zaman dilimine ihtiyacı vardı.

Edebiyat sözcüğünü duyduğum zaman aklıma gelen ilk sanat dalı şiir oluyor. Ardından hikâye, roman, deneme gibi türlerle devam ediyorum. Şiir sanatı dediğimiz zaman ise aklımıza gelen yegane dil Farsça… Edebiyat kitaplarımızda da bir başlık olarak karşımıza çıkan Divan Edebiyatı’mızı irdelediğimiz zaman kullanılan kelimelerin, vezinlerin ve şiire bir his olarak yaklaşımımızın membaı Fars dilinin tesiriyledir. Bu noktada Doğu ile Batı arasında bir kıyas yapacak olursak, iki kadim medeniyeti birbirinden ayıran birçok madde ile karşılaşıyoruz. Bu listenin hemen başında ise edebiyat gelmektedir. Kadim Doğu medeniyeti rahmani bir yoğruluş ile şiirini oluşturmuş ve şiir sanatı ile var olmuştur. Şunu söylemek abes olmaz sanırım: Doğu eşitti ruh. Batı medeniyetine baktığımız da ise özellikle Rönesans ile birlikte başlayan ve birçoklarınca aklın kiliseden intikamı olarak tanımlanan devirden itibaren, Batı adamı kendisine bir yaratıcı rolü biçmiştir. Bu yüzden tiyatro ve roman sahasında ileri gitmişlerdir. Doğuyu ruh ile tanımlandırmıştım. Batı ise plastititedir, tabiatın madde boyutu Batı medeniyetindedir.

İran sinemasına giriş yapmadan önce Batıyı ve Doğuyu iyi tahlil etmek gerekir. Bizim coğrafyamızda sevinçlerimizin içinde de kederlerimizin içinde de ince bir hüzün vardır. Bu hüzün sayesinde, bütün duyguları uçlarda yaşarız. Aşkların en yücesi de bizdedir, ıstırapların en acısı da bizdedir. Misal vermek gerekirse, bayram günlerindeki coşkun ve sevinçli halimizin içinde kimsenin fark edemediği bir hüzün saklıdır. İşte İran sinemasını oluşturan temellerin belki de en başında hüzün kavramı yer alır. Bizim kalbimiz var ve her kalp hüznünü içinde taşır. Sıkıcı bir yazı okumanızı istemiyorum. Uzun cümleler okumak sizi yorabilir. Bu yüzden sizlere İran sinemasından izlediğim filmler arasından örnekler sunmak istiyorum. İran’dan izlediğim ilk film ile başlamak yerinde olacaktır.
Bir insanın aydınlıkta olması için bir ışık kaynağına ve gören gözlere ihtiyacı vardır değil mi? Bu filmi izlediğim zaman bunun aslında böyle olmadığını öğrendim. Bizler gözlerimizi kullanarak dünyaya sadece bakarız. Ağacın, dağların, evlerin nasıl bir şekle sahip olduğunu anlarız. Daha fazlasını anlamak için hissetmek gerekiyor. Filmimiz Tahran’da bir okulda, görme engelliler için eğitim veren bir okulda başlıyor. Tahran'ın körler okulunda okuyan Mohammad babasının onu yaz tatili için okuldan almasını beklemektedir. Babası uzun bir bekleyiş sonunda gelmiştir ve onu köye kız kardeşlerinin yanına götürür. Doğa aşığı olan ve köy, aile özlemi duyan bu çocuktan babası kör olduğu için utanmaktadır. Babası yeniden evlenmek için evleneceği kadına Mohammed'den bahsetmez. Filmi izledikten sonra kendinize şu soruyu sorun: Aslında kim kör?

Ailenin tek çocuğu değilseniz bir kardeşe sahip olmanın ne demek olduğunu az, çok biliyor olmalısınız. Hayatınızın başlangıcından hayatınızın sonuna kadar hikâyenize ortaklık eden ve yol ayrımlarınızda hep yanınızda olan bir kardeş… Film Ali ve Zehra isimli iki kardeşin öyküsünü anlatıyor. Onlar karşılaştıkları ve yaşadıkları sorunları aileleriyle paylaşmıyorlar, kendileri çözmeye çalışıyorlar. Aslında en büyük sorunları Zehra'nın kaybolan ayakkabılarıyla ilgili. Ali Zehra'nın ayakkabılarını kaybettiği için kendi ayakkabılarını kardeşiyle paylaşmak zorunda kalıyor, çünkü yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksullar. İki kardeş günlerini tek bir çift ayakkabıyı paylaşarak geçirmeye çalışıyorlar, sabahları Zehra okula giderken giyiyor, öğleden sonra ise Ali.

Asırlar boyu aşkın yüzlerce tarifi yapıldı. Leyla ile Mecnun mesela… Şöhreti kıtaları aşan büyük bir aşk efsanesi… Şiirler yazıldı, ağıtlar yakıldı, türküler söylendi ve bir fısıltı gibi ruhlar arasında kendisine uygun bir durak bulana dek gezinip durdu. Aşkı ben şöyle tarif ediyorum. Ateşin yakmayan tarafını aramak… Filmimize gelirsek. Baran, toplumun bir kenara ittiği iki genç insan arasındaki aşkın, saf ve büyülü öyküsüdür. 17 yaşındaki Azeri Latif, Tahran'daki bir inşaatta ameledir. Aynı inşaatta kaçak olarak çalışan bir Afganlı iş kazasında yaralanınca Latif'in hayatı da beklenmedik bir yön alır. Sakatlanan işçinin yerine oğlu Rahmat çalışmaya başlar. Kalabalık ailesini geçindirme derdindeki bu çekingen genç, bir süre sonra istemeden de olsa Latif'in kantindeki işini elinden alır. O andan itibaren Latif, Rahmat'a karşı büyük bir kin beslemeye başlar. Ancak bu büyük kin, bir sırrın açığa çıkmasıyla büyük bir aşka dönüşecektir.

Leila kelimesinin dilimizdeki karşılığı: Gece… Elf Leila Wa Leila şarkısından biliyorum. Ümmü Gülsüm söylüyordu. Dram yönüyle oldukça başarılı bir filmden söz ediyorum. Leila ve Reza bir kutlamada tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Kısa sürede evlenirler ve Leila’nın kısır olduğunu öğrenirler. İşte o zaman Reza’nın baskın annesi Leila’ya Reza’yı ikinci bir evliliğe ikna etmesi için baskı yapmaya başlar. Leila önce bunu kabul etse de, acı çekeceğinin farkında değildir.

Bu filmden haberdar değildim. Bu filmi nasıl öğrendim peki? Baran filmini birkaç defa izlemiştim. Filmden çok etkilendiğimi söylememe gerek yok sanırım. Filmin oyuncularının sinemografsini incelediğim zaman Baran filminde oynayan esas oğlanın parladığı ilk filmin bu film olduğunu öğrendim. Konusu itibariyle de ilgimi çok çekti. Çalışmak için ailesinden ayrılan, döndüğünde de annesini başka bir adamla evli gören ve bu durumu kabullenemeyen çocukla üvey babası arasındaki ilişkiyi anlatan oldukça etkileyici bir yapım.
 
İki buçuk sene önce izlemiştim bu filmi. Bir dostumun tavsiyesi üzerine… Geçtiğimiz yıl ramazan ayında bir kez daha izledim. Bu yıl büyük ihtimalle bir kez daha izleyeceğim. Birkaç film yapımcısı film çekmek için küçük bir kasabaya iner. Köyün en yaşlı kadını ölmek üzeredir. Bu kadının ölmesini beklerken film ekibi kendilerini köylülerin günlük yaşantısının içinde bulur. Yönetmen Behzad, sürekli çalan telefonuna bir türlü cevap veremez çünkü köyde telefon çekmemektedir. Bu nedenle bir tepeye doğru yol alır. Bu tepede de bir adam hazine aramaktadır. Behzad hazine için çukur kazan adamla iletişim kurmak istemesine karşın adam çukurdan çıkmaz. Seyirci tarafından merak edilen bu adam bir türlü kamera karşısına çıkmaz. Zaten filmin bir sürü karakteri de seyirciye gösterilmez.

İran sinemasından izlediğim ve çok beğendiğim filmlerdendi bunlar. Hem İran sineması üzerine hem de tavsiye edebileceğim filmler üzerine bir yazı hazırlamak istedim. Umarım buraya kadar sıkılmadan okumuşsunuzdur. Bu arada İran sinemasından henüz izlemediğim ve izlemek istediğim birkaç tane film var. O filmlerin isimlerini de paylaşmak istiyorum. Belki aralarından sizin izledikleriniz de vardır. Görüşlerinizi bildirirsiniz.

-    Zeytin Ağaçları Altında
-    Utanç
-    Gabbeh
-    10
-    Allah Yakındır

İran sineması gerçekten takip edilmesi gereken bir saha… Hollywood’un yüksek bütçeli ve tamamen gişe amacı güden, tüketim toplumunu destekleyici, insan olma onurunu hiçe sayan filmleri sinema gündemini her zaman işgal etmiştir. Umarım 21. yüzyıl Türk sineması da İran sinemasını ve sanat anlayışını iyi tahlil ederek yoluna devam eder.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder