Mete Almalı’nın Nüfus Dairesi Kitabı Üzerine

Hesaplanıyor...
Mete Almalı'nın Nüfus Dairesi Kitabı Üzerine

Edebiyat dergilerinin mutfağında pişen, aynı masanın etrafında çay içip edebiyatın dertlerini sırtlandığınız dostlarınızın eserleri üzerine kalem oynatmak, öteden beri çetrefilli bir mesele olmuştur. Bir yanda yıllara yayılan şahsi bir tanışıklığın getirdiği muhabbet, diğer yanda söz konusu metne dışarıdan, nesnel bir gözle bakabilme zorunluluğu vardır. O eleştirel mesafeyi koruyabilme endişesi, yazıyı kaleme alanın yakasını kolay kolay bırakmaz; "Acaba dostluğun gölgesi, metnin hakikatinin üzerine düşer mi?" sorusu zihni meşgul eder, durur. Ne var ki, kıymetli dostum Mete Almalı’nın Matruşka Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabı Nüfus Dairesi’ni okurken bu endişenin –en azından bu yazı özelinde– bütünüyle yersiz olduğuna kanaat getirdim. Zira Almalı, bir öykü yazarı olarak şahsi tanışıklığımızın, o sıcak sohbetlerin çok ötesine geçmiş, rüştünü ispatlamış bir kalem olarak çıkıyor karşımıza. Yazar, kendi gölgesinden sıyrılmış, okurun zihnine doğrudan temas eden, son derece sahici, sarsıcı ve yer yer tekinsiz bir dünya kurmayı başarmış.

Nüfus Dairesi, Türk edebiyatında sıkça işlenen ancak çoğu zaman belirli klişelerin ötesine geçemeyen taşra anlatısına taze, içeriden ve bir o kadar da cesur bir soluk getiriyor. Kitap, yayınevinin “Açtıkça İnsan” mottosuyla uyum içinde. Almalı, hemen her öyküsünde bireyin, toplumun ve toplumsal kabullerin görünen ama göz ardı edilen taraflarına işaret ediyor. Yazarın edebi kimliğini güçlendiren iki unsurdan söz etmek istiyorum. Mete Almalı, bir Türkçe öğretmeni olmasının getirdiği dil hassasiyeti ve dergi mutfağından gelen bir yazar olmasının sağladığı kurgu yeteneğiyle, metnine konu olan meseleleri (taşra, hafıza, varoluş sancısı) odağına alıyor. Ancak bunu yaparken büyük laflar etmiyor; hayatın o sıradan, tozlu ve gözden kaçan detaylarına dokunarak yapıyor, ne yapıyorsa…

Almalı’nın öykü evreni, edebiyat sosyolojisi açısından "taşra" kavramıyla derin bir bağ kurar. Edebiyatımızda taşra, sadece merkeze olan uzaklık yahut bozkırın orta yeri değildir. Her gün durmadan aynı durumların-olayların yinelendiği, aynı konuşma konularının döndüğü zihinsel ve fiziksel bir ortam olarak kabul edilebilir. Kitaba adını veren “Nüfus Dairesi” ve “Uçurtma İpine Talip Makas” gibi öykülerde bu ortam açıkça hissedilmekte, gözlenebilmektedir. Almalı’nın öykülerindeki karakterler de tam olarak bu görünmez ortamdan ve bu ortamı oluşturan çeşitli durum ve olgulardan kaçmaya, kendilerine bir nefes alabilecekleri bir alan –belki de kurtarılmış bir bölge- açmaya çalışırken, aslında hem bedenen hem de ruhen oraya, kaçtıkları yere ait olduklarını fark eden insanlardır.

Biraz can sıkıntısı konusundan söz etmek istiyorum. Can sıkıntısı, boşluk hissi ve bunalım özellikle entelektüel zihinlerde "yaratıcılığı tetikleyen itici bir güç" olarak ele alınabilir. Bu bağlamda Almalı’nın öykülerinde gözlemlenen can sıkıntısı, yazarı geride bırakan pasif bir kabullenişten ziyade gerçeği dönüştürme ve "hikâye uydurma" eylemiyle paralel bir yol izler. “Nüfus Dairesi”ndeki nüfus memuru Mümtaz Kütük’ün, insanların isimleri üzerinden kurduğu o felsefi, ironik ve yer yer acıklı dünya, sadece bir memurun mesai doldurma çabası değil, varoluşa dair bir anlam arayışıdır. Yahut “Büfe” öyküsünde bir sigara paketinin gözünden anlatılan o tuhaf serüven, taşranın tekdüzeliğinden kaçışın edebi, fantastik bir yansıması gibi. Almalı, öykülerinde toplumsal eleştirilere de yer vermektedir. Bunu yaparken eleştirdiği çeşitli durum ve olguları aslında konuyla ve eleştirdiği gerçeklikle ilgisi yokmuş gibi görünen ortam ve karakterler üzerinden bunu yapar. “El Arabacılar” öyküsünde zirveye taşır.

Diğer yandan, Almalı’nın öykücülüğünde eşya, pasif birer dekor malzemesi olmaktan çıkar. Bu anlamda karakterlerin eşya ile olan münasebetinde, eşya edilgen değildir. Bazen mesneler, belleği tetikleyen, geçmişin hayaletlerini bugüne taşıyan birer "hatırlayış" aracı olarak tanımlanabilir. “Biriktirici” öyküsündeki tespih tutkusu veya “Kırmızı Araba”daki o küçük oyuncak karakterlerin geçmişle bağlarının, karakterlerin otorite karşısında takındıkları tutumların ve en çok da kendileriyle olan sessiz hesaplaşmalarının simgesidir. Almalı, “Kırmızı Araba”da kardeşlik rekabeti, bastırılmış duygular ve baba otoritesi gibi meseleleri, o küçük kırmızı arabanın tekerlekleri altında ezerek gün yüzüne çıkarıyor. Yazar, bazen yeni başlangıçların, umutların bazen de mutsuz sonların, bireysel yıkımların röntgenini çekiyor. Bu öykülerde, karakterlerin gri duyguları, korkuları ve çaresizlikleri saklanıyor. Neticede Mete Almalı, Nüfus Dairesi ile sadece 'umut vaat eden' bir ilk kitap başarısı sergilemiyor; o aşamayı çoktan geçmiş bir olgunlukla taşra sosyolojisini ve bireyin iç dünyasındaki yaman "can sıkıntısını" birer edebi imgeye dönüştürüyor.

Almalı’yı tanıyan ve edebi serüvenine şahit olan birisi olarak hem öykülerini okurken hem de kitabı inceleyen bu yazıyı kaleme alırken, Almalı’nın kaleminden daha pek çok öykü okumayı ümit ettim. Öyküsünü ortaya çıkarırken kullandığı dil, biçim ve üslup, akışkan ve merak uyandıran öyküler ortaya çıkmasını sağlıyor. Son olarak… Değerli dostum Mete Almalı’nın 2026 yılı Ocak ayında Matruşka Yayınları’ndan çıkan, 15 öykü ve 94 sayfadan müteşekkil olan, ilk kitabı Nüfus Dairesi için tebrik ediyor ve muhatabına ulaşmasını diliyorum.

Eyüp Aktuğ
Serazat Edebiyat, Sayı 13

Okur Notları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bloguma ziyaretiniz için teşekkür ederim. Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilir, yorum yaparak katkıda bulunabilirsiniz. Yeniden görüşmek ümidiyle...