27 Temmuz 2015 Pazartesi

Sular Yükselmeden Toprağı Anlamalıyım

Fyodor Dostoyevski'nin Ecinniler'de "Kendini feda etmekte bulduğu mutluluğu başka hiç bir yerde bulamaz insan." cümlesini kurarken nasıl bir ürperiş yaşadıysa, ağzından köpükler çıkararak kendini duvardan duvara vuran bir canlının nihayet hayat iksirine kavuşması gibi gözleri nasıl ışıldadıysa ve ruhunu sonsuz bir düzlüğe bıraktıysa, bu cümleden hareketle bir şeylerin keşfini yaşıyor olduğumu düşündüm. Dostoyevski'nin varoluşçuluk meselesine nihilist bir pencereden yaklaşması ve buna bir eleştiri getirmesi, hürriyet - mutluluk - benlik gibi ana kavramlar etrafında bir yolculuğa çıkmamı sağladı. Üzerinde kafa yorduğum ve anlamlandırmaya çalıştığım bu cümle eksikti. İnsan kendini feda etmeli, niçin feda etmeli, aradığı mutluluğu bulmak için, kime feda etmeli?

Bugün ikindi namazını müteakiben bir dostumla ve kıymetli bir büyüğümle buluştum. Sohbetimiz derinleşti, konu konuyu açtı, nihayet hür olmak, hürriyet sahibi olmak meselesine geldi. Üçüncü çay servisini alırken masamızda şu cümleler kuruldu: "Müslüman hür değildir. Özgür değildir. Senin bir arkadaşın, bir dostun, bir yakının, herhangi bir sıkıntıya düşmüş olsa ve senin kapını çalsa, onun derdini sıkıntısını çözebilecek olanağa sahip olsan, o kapına gelen insanı geri çevirme gibi bir seçeneğin yoktur. Çünkü sen hür değilsin. Ona yardımcı olmak zorundasın. İman etmiş olmak, İslam'a teslimiyet göstermek bunu gerektirir." Sohbetin seyri biraz daha koyulaştı. Havanın bunaltıcılığını hafifleten ve ruh iklimime serinlik katan daha bir çok noktayı yakalama fırsatım olmuştu.

Yazımın girizgahında Dostoyevski'nin Ecinniler'inden hareketle meseleye yaklaştım. Şuna şahit oldum. Büyük roman yazarlarının, büyük şairlerin ve diğerlerinin, işte her neyse, hepsinin birden aradığı, ıstırabını yaşadığı ortak bir nokta vardı. Varoluşuna bir temel oluşturma, mutluluk hissini yaşatacak ve bunu sürekli hale getirecek bir iksir arayışı... Tolstoy bunu ahlakçılık ile yakalamaya çalıştı, Bodler Kötülük Çiçekleri'ni bu arayışı yaparken yazdı, Casanova insandışı bir haz duygusu ile mutluluğun kapısını zorladı, Antonin Artaud yaşamı gerçeküstü bir pencereden izlemeyi tercih etti. Bütün bu farklı dallar ortak bir köke bağlanma arzusuyla yeşertilmeye çalışılmıştı. Güneşin, toprağın, yağmurun olmadığı bir coğrafyada elde kalan dikenler oldu. Bodler'in eserine Kötülük Çiçekleri ismini verirken bu gerçeğe yaklaşmıştı. Bergson'a gelince bir şairin benzetişiyle eli yanan bir adam olmaktan öteye geçemedi.

Rus, İngiliz, Fransız ve Alman edebiyatları bizlere sanat sahasında büyük yapıtlar verdi. Okumaya devam ediyoruz. Fakat Batı Adamı kendi cinnetini çözümleyemedi. Plastik bir dünyanın içindeydim ve o dünyadan kendi yaşamıma güzel kokular devşirmeye çalıştım. Fakat hiçbir eser hakikat nedir sorusuna cevap veremedi, bu soruya karşılık gelecek bir cümleyi tam anlamıyla bulamadım. Oysa aradığım büsbütün farklı bir coğrafyada, farklı bir iklimde. Bunu işittim ve bu gerçeğe bağlandım. Ben hür değilim. Sağımdaki ve solumdaki insanlardan mesulüm. Benim cebimde iki liram var, bir dostum benden iki lira istiyor, çünkü ihtiyacı var. Cebimde bulunan iki lirayı gizliyemem. Onun sıkıntısını çözmüş olmanın verdiği mutluluk bana kucak açmışken, bana açılan o kucağa sırtımı dönemem. Batının klasik eserlerini değil. Toprağı anlamalıyım, İsmet Özel'in "öğüt sahibi toprak" diyerek elime gereken adresi tutuşturmasından başlayarak.

*Can sıkıntımı artıran güzel insanlara...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder