26 Mayıs 2016 Perşembe

Yalnızız ve Bozkırkurdu’ndan Hareketle Ruhun Beden Çıkmazı Üzerine

Türk edebiyatında romanın varlığından söz açacak olursak Peyami Safa’yı ve onun Yalnızız’ını başköşeye oturtmamız gerekir. Edebiyatçılığının yanında psikolojik ve felsefî açıdan da tahlil edilmesi gereken Peyami Safa’nın yapıtlarına kısaca değinecek olursak özgünlüğü ve yetkinliğiyle ışıldayan psikolojik tahliller ile çağın getirdiği ruhî ve bedenî buhranları röntgen camına tutmuş, yirminci asrın büyük meselelerinden makinaya ve makinalaşmaya karşı insanın kendisine cephe almasını anlatmış, anlatırken de ideal ve mutlak olana yakınlaştırdığı ütopyasını eserlerine giydirmiştir.

“Benim kitaplarım üç merhale geçirmiştir. sözde kızlar, mahşer ve canan çocukluk kitaplarımdır. Bunlar 20 yaşımın etrafında doğmuşlardır. Hepsini, bilhassa Canan’ı ele alınamayacak kadar kusurlu bulurum. İkinci devre kitaplarım Şimşek ve Bir Akşamdı... Bunlarda teknikten ziyade insan ruhuna ait endişeler itibariyle bir fark görülür. Vakıa ile beraber saiklere nüfuz etmek ihtiyacı da artıyor. Üçüncü kitaplarım, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye ve Bir Tereddüdün Romanı’dır. Bunlarda çalışma hedefime daha çok yaklaştığımı sanıyorum.”
Peyami Safa, yapıtlarını bu cümlelerle izah ederken henüz Yalnızız’ı kaleme almamıştı. Kendi ifadesiyle üç merhaleden geçen yazın hayatı Yalnızız ile birlikte dördüncü bir merhaleye girmiştir. Roman dilindeki tekniğin fevkaladeliği ile beraber çağın insan ruhunda bıraktığı çıbanları, cerahatleri ve türlü hastalıkları tasvir ve tahlil ederken, ulaşılması güç bir yapıt ortaya koymuştur.  Veba mikrobu gibi önlenemez bir hızla yayılarak her türlü felakete kapı aralayan, Avrupa’ya ve Avrupalılığa kucak açarak ahlaki bir bunalım geçiren insanlar etrafında örgülenen romanda, ruh ve beden arasındaki çatışma ışıltılı tasvir ve tahliller ile göz önüne serilir.

Peyami Safa’nın ütopyasına, fikri temellerine arka çıkacak olan birisini arayacak olursak, karşımıza Yalnızız’ın başkahramanı olan Samim Bey çıkacaktır. Romanda resmedilen ruhî kargaşanın prototipini çıkarmak için Samim Bey ve Meral karakterleri üzerinde birkaç kelam etmek kâfi gelecektir. Samim ismi sözlükte “öz, asıl, iç, gönül” anlamlarını taşımaktadır. Zaten gündelik hayatta kullandığımız “samimi” kelimesi de bu kökten gelen bir kelimedir. Yapıtlarında doğuyu ve batıyı tahlil eden ve bu tahlilden bir sentez çıkaran büyük roman yazarı Peyami Safa’ya göre doğu; iç, öz, kaynak olan bir olgudur. Peyami Safa’nın doğusunu, yani asıl olanı, öz olanı müdafaa eden karakter, Samim Bey’dir. Peyami Safa, Samim Beyi’i içte tutmuştur, öz olanın merkezine almıştır. Bir başka ifade ile Samim Bey, Peyami Safa’nın tarafındadır.. “Samim” ismi sembolleştirilerek kurulan bu ütopyanın ve bu yeni insan türünün gelişim evreleri nihayete ermiştir. Peyami Safa, Samim Bey’i ve onun Simeranya’sını ideal olana yaklaştırmıştır.

Yalnızız’ın teferruatlara dikkat kesilen münevver ismi Samim Bey, kendi iç aleminde yeni bir dünya tasavvur eder. Bu yeni dünyanın adı Simeranya’dır. Romanda Simeranya tarif edilirken şu ifadeler kullanılır. “O bir memleket, Simeranya, dünyada olmayan bir yer. Benim icadım. Sıkıldım mı, kendimi oraya atarım. Simeranya’da yalan yoktur. İnsanlar gölgelerdir. Konuşmadan anlaşırlar. Birbirlerinden hiç bir şey saklamazlar.”

Simeranya’da insan ruhu ile bedeni arasında müthiş bir denge vardır. Simeranya’da insan bedenin hazza olan açlığı hayvanî bir metot ile giderilmez. Orada ruh ve beden arasında mutlak bir ortaklık vardır. Estetik, sanat, bilim, siyaset, iktisat ve hayatın diğer cepheleri insan ruhundaki tabiiliğe muhalefet etmeyecek şekilde bir araya gelmiştir. 

Samim Bey, bahsine bu noktada ara verip Meral’i tanıma ve anlama noktasına geçmek istiyorum. Romanda en az Samim Bey kadar önem arz eden kahramanlardan birisi de Meral’dir. Meral, Samim Bey’in eski sevgilisi olmak ile birlikte Samim Bey’in Paris macerasında münasebet kurduğu Necile Hanım’ın kızıdır. Samim Bey, Meral’i tasvir ederken, onu ve onun dünyasını yorumlarken “birinciler – ikinciler” ayrımına gitmiştir. Birinci Meral, Samim Bey’in Simeranya’sına aittir ve soylu bir güzelliği vardır. Saflığı, ürkekliği, yozlaşan değerler karşısında kendisini ideal olana konumlandırması ile Samim Bey’in nazarında Birinci Meral vücut bulmuş olur. Fakat, zaman geçtikçe Meral’de ikinci bir ruh yapısı ortaya çıkar. Paris’e ve Avrupalılığa karşı olan alakası, hayranlığı, cemiyetin reddettiği ve ahlaken iflası yaşamış olan Feriha’yla olan münasebetlerinde ısrarcı oluşu, Samim Bey’in gözünde İkinci Meral’i şekillendirmiş olur.

Esasen Meral ile Samim Bey arasında izahı güç olan bir ilişki vardır. Biraz önce ruhî yapısını tarif ettiğimiz Birinci Meral, olanca bağlılığı ile Samim Bey’e koşarken, İkinci Meral ise Samim Bey’i tımarhanelik bir adammış gibi görmekte ve olanca kuvvetiyle ondan kaçmaya çalışmaktadır. Meral, ne tam anlamıyla çürümüş bir ruha sahiptir ne de sağlam bir ruhu taşımaktadır. Zaten roman boyunca birinciler ve ikinciler arasında yaşanan psikolojik bir harbe şahitlik etmekteyiz. Nihayet iki kişilik arasında sıkışıp kalan Meral, giderek yalnızlaşmış ve bu durum onda bir cinnet haline gelmiştir. Netice ise intihara yürüyen Meral’in feci sonudur.

Topyekûn bir millet olarak yalnızlaştığımız, cemiyeti oluşturan fertlerin birbirine haz duygusuyla, hayvanî bir iştah ile baktığı bu makine çağında yaşanan ahlakî iflasın kaçınılmaz sonucu olarak Meral’in akıbetini remzlendirebiliriz.

Peyami Safa’nın doğu ve batı sentezi üzerinden hareketle kurduğu ve ütopyasını şekillendirdiği Yalnızız’daki durumun Avrupa’daki karşılığı Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu isimli romanı olmuştur. Bozkırkurdu, İsviçreli romancı ve ressam olan Hermann Hesse’yi şöhrete ulaştıran, toplumun yüzeyde kalan değer yargılarına ve şahsiyetsiz, sığ yaşamına uyum sağlayamamış insanı anlatan bir romanıdır. Peyami Safa’nın Samim Bey’inde olduğu gibi Hermann Hesse’nin Harry Haller’ında da Simeranya’ya benzeyen ütopik bir dünya vardır. Birebir birbirlerini karşılamasalar da bu iki karakteri ortak bir zemine oturtan belli başlı unsurlar, estetik, sanat, bilim, siyaset iktisat ve hayatın diğer cephelerine karşı sergilenen tavırdır. Harry Haller, Mozart’ın eşsiz notalarında gezinen ve bu gezintiden tarifi imkansız bir haz duyan aydın bir kişiliktir. Fakat, aynı cemiyeti paylaştığı diğer insanların sığlığı, yirmi dört saatlik modaların peşinde koşmak ile tükenen yaşamları Harry Haller’in kendisini diğer insanlardan soyutlamasına sebep olmuştur. Tıpkı Samim Bey gibi orta yaşlı münevver bir karakter olarak karşımıza çıkan Harry Haller’i, Samim Bey’den ayıran nokta ruhî bir çalkantı yaşamasıdır. Samim Bey gibi sarsılmaz bir şahsiyette karşımıza çıkmaz. Samim Bey’in kadınlarla imtihanında Simeranya’sını işgale müsaade etmemiştir. Fakat Harry Haller, intiharın eşiğine geldiğinde, sıradan bir kadın onu teselli etmiş ve yeniden hayata bağlamıştır. Harry Haller, bir tarafıyla seçkin ve aydın bir insanı taşırken içinde, diğer tarafıyla da ruhunu hırpalayan ve hazzın açlığını yaşayan bir kurdu taşımaktadır. Bu düşünce kendisinde o hale gelmiştir ki, aynanın karşısına geçtiğinde kendisini yarı insan, yarı kurt olan bir canlı türü olarak görmektedir.

Harry Haller’in yaşamın ve yaşamanın sığlığına karşı sığınacağı kadın profilinin tarifini yaparken, fikir ve sanat namına soylu bir düşünceye mensup, cereyan eden hadiseler karşısında neden-sonuç ilişkisi yürütebilen ve ona ruhî doyumun ince hazzını verebilecek birisi olması gerektiğini düşünüyordu. Fakat bu zarif ve soylu kadını isteyen Harry’nin birinci kişiliği idi. Bir de kurt olarak tanımladığı ikinci kişilik var ki, onun için böyle şeylerin pek bir ehemmiyeti yoktu. Harry Haller’i Samim Bey ile ortak bir zemine oturtmayı çabalarken, o, bir anda Meral ile aynı havayı soluyan bir atmosferin içine girmiştir. Böylece hem ideal olana yaklaşırken, hem de ahlakî bir yozlaşma yaşamıştır Haller. Bir zamanlar caz müziğine karşı nefretle yaklaşan ve caz salonlarını dolduran insanlara karşı tiksinti ile bakan Harry, sıradan bir kadın marifetiyle kaçındığı ve hoş bakmadığı ne varsa yapmaya başlamış ve gariptir ki, yaşama sevincini soylu fikrin yalnızlığında değil de, herkesin emdiği bir şekeri ağzına götürmek ile bulmuştur.

Peyami Safa’nın Yalnızız isimli romanından ve Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu isimli romanından hareketle insan ruhunun beden çıkmazı üzerine kısa da olsa bir tahlil oluşturmaya gayret ettim. Bütün bir eseri, teferruatıyla tahlile tâbi tuttuğumda kitaplık çapta bir metin ortaya çıkması muhtemel olduğundan, meseleyi genel-geçer hatlarıyla sundum. Bu iki romana bir başka roman daha ilave edecek olursak, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını işaret edebilirim.

Eyüp Aktuğ
Enfa Edebiyat, Sayı 3, Mayıs 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder