6 Şubat 2015 Cuma

Johann Gottlieb Fichte’nin Cinneti: Hürriyet

 Johann Gottlieb Fichte’nin Cinneti: Hürriyet
Eyüp Aktuğ

Alman felsefesinin cins beyinlerinden birisi de Johann Gottlieb Fichte’dir. Fichte, 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında Immanuel Kant’ın sistemleştirdiği Alman idealizminin (kısmen) önemli temsilcilerinden birisidir. Alman idealizmi romantizm ve Rönesans ile yakından ilgili bir akımdır. Peki, meselemizde yer işgal eden Fichte, Alman idealizminin neresindedir? Bu sualin cevabını, Fichte’nin yaşam çizgisini irdelediğimiz zaman bulmuş olacağız. Fichte, Immanuel Kant’ın idealizmi ile Friedrich Hegel’in diyalektiği arasında konumlanmaya çalışan bir geçiş süreci filozofudur. Onu tamamıyla belli bir akımın içine dahil etmek yanlış olacaktır. 
 
Fichte’nin düşünsel dünyasının temelini oluşturan mefhumların başında hürriyet gelmektedir. Evet, onun felsefeyi kavrayışı ve bu kavrayış ile birlikte çıkış yaptığı nokta hürriyet – özgürlük mefhumudur. Hürriyet mefhumu çerçevesinde spekülatif karakterde mutlak ben portresi çizer. Çizilen bu portrede ise irade – mutlak ben bahsi insanoğlunun düşünsel oluşunda çekirdek noktası kabul edilir. İnsanoğlunun iradesi yahut insanoğlunun mutlak beni dışında kalan her şey, çekirdek olarak kabul edilen o noktanın etrafında halkalanmıştır ve etkisiz konumdadır. Fichte, Alman idealizminin kurucusu Kant’ı yakından takip etmesine ve kendisine rehber olarak kabul etmesine karşın, Kant’ın kaderci anlayışına karşı çıkar. Fichte’ye göre insan iradesi olan ve mutlak ben portresi içinde gelişen bir varlık olduğuna göre, cereyan eden hadiseler insanoğlunun kontrolündedir ve insan iradesi dışında herhangi bir gücü kabul etmemektedir.

Fichte’ye göre düşünsel alanda diğer bir ifade ile felsefi dünyada ilerleme kaydetmek için iki güzergâh vardır gidilebilecek. Bunlar determinist felsefe ve indeterminist felsefedir. Determinist felsefe belirlenimci bir temel üzerinde yükselirken, indeterminist felsefe belirlenemezci bir temel üzerinde yükselmektedir. Zira Fichte plastik dünyayı yani eşyanın madde boyutunu ele alıp bu pencereden bir yaklaşımda bulunursa, plastik dünyadan bir bilinç elde etme gayretinin nasıl bir sonuç doğuracağını kestiremiyordu. Bu yüzden Fichte’nin felsefe merdiveni iki taraflıdır. Yazımın başında da belirttiğim üzere bir arada kalan bir düşünürdür.

Aslına bakacak olursak, Fichte, kuramsallaştırmaya çalıştığı Aşkınsal idealizmde özgürlük yani hür olmak insanoğlunun temel görevlerinden birisidir. Bu yönü ile objeden hareketle yola çıkılan ve eşyaya mistik bir parametre kazandıran dogmasal – salt ahlak müessesesinin yerine vicdan mefhumu oturtmaya çalışır. Fichte’ye göre vicdan bir araç mıdır yoksa bir amaç mıdır? İnsan vicdanlı olmak için mi çaba gösterir yoksa vicdanını kullanarak hür olmak için mi çaba gösterir? Bu sual, Fichte’nin beynine zehirli bir kıymık gibi batıyordu ve onun zihninde şu şekilde karşılık buluyordu. İnsan özgür olabildiği kadar vicdana sahip olur. İnsanın hürriyetini kısıtlayan her şey onun vicdanını törpüleyen, yaralayan ve azaltan bir etki yapar. O halde özgür olunmadan vicdan sahibi olunmaz.

Fichte’nin Aşkınsal idealizmini kabaca ifade etmek gerekirse: Fichte, kendisine fikir babası edindiği Immanuel Kant’ın bir yol açtığını düşünür ve bu yolu sistemleştirmek gerektiğine inanır. Bunu yaparken de Hegel’in diyalektiğinden de etkilenerek bir temel oluşturmaya çalışır. Bu temel özgürlük – bilinç – irade üçgenidir. İnsanın hür olması konusunda çelişik ve gelgitler yaşayan bir süreci yaşarken görüyoruz onu. Mutlak bir özgürlükten bahsederken, kendi kendisini kısıtlayan bir kavram ile karşı karşıya kalıyoruz. Kaos ise bu noktada kendisini göstermekte… Ben vicdan sahibi olmak için hür olmak istiyorum diyen bir adama karşı çıkmaz kimse. Ama insanı hür yapan temel vasfın ego ile id arasında ikamet eden bir şey olduğunu düşünmek çılgınlık olacaktır. İnsan özgürlükten haz duyar. Bu hazzı yaşamak için sınırsız bir özgürlük tahayyül etmek vahşiyane bir netice doğurur. Bunu da nereden çıkardın diye soracak olursanız, Hitler örneğini göstermek istiyorum. Hitler’in Alman ırkına verdiği sınırsız hürriyet (Yazı boyunca insan olgusu üzerinde ilerledim, ama toplumsal açıdan örnek vermek hata olmayacaktır.) hastalıklı bir zihin yapısını da beraberinde getirmişti. Konu ile alakadar olan çoğu kişi Hitler’in zihin yapısını şekillendiren kişinin Nietzsche olduğunu düşünse de ben Fitche olduğu görüşünü savunuyorum. Bu savımı destekleyecek birkaç örnek vermek istiyorum.

Hitler’in Kavgam isimli kitabında da rahatlıkla fark edileceği üzere Alman ırkı kutsanmıştır. Alman ırkının yeryüzündeki diğer ırklardan üstün bir ırk olduğu düşüncesinin temelinde “mutlak ben” kavramı yatmaktadır. Yeryüzünün saf Alman ırkı ile daha güzel bir hale geleceği görüşü Hitler’in ütopik düşüncelerinden birisiydi. Bu düşüncesini pratiğe dökerken, hepinizin de malumu olduğu üzere başta Yahudiler olmak üzere saf Alman ırkını bozan her şeye karşı bir soykırım politikası izledi. Alman ırkını kısıtlayan, Alman ırkının özgürlüğüne tehdit olarak görülen her şey ortadan kaldırılmalıydı. Bu ise kanlı bir süreç ile mümkün olacaktı. Görüldüğü üzere “mutlak ben” ve “vicdan” kavramları arasında bir birliktelik sağlanamadı. İnsanın vicdan sahibi olabilmesi için sınırsız hürriyet sahibi olması gerekir düşüncesi, başkalarının hürriyetine balta vuruyor ve vicdan müessesesinin iflasına yol açıyordu.

O halde hürriyet kavramının izahını yaparken şu esas üzerinde yürümek gerekir. Hürriyet mefhumu kaos üzerinde yükselen bir mesele değil, ahenk ve düzen içerisinde kendisini gerçekleştiren ve vicdan ile çelişmeyen bir manzumedir. Gaye, kendisine yaşam hakkı tanıyan ama başkasının yaşam hakkını elinden alan sınırsız hürriyet ve hazcılık olmamalıdır. Bu bağlamda yola çıkılan ve sistemleştiren bir diyalektikten söz etmek gerekir. Fichte’nin hürriyet üzerine yaşadığı açmazların başında gelmekte söz ettiğim bu durum. Fichte’nin beyninde böylesi bir kargaşanın yaşamasını onun bir geçiş dönemi düşünürü olmasına bağlıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder