24 Temmuz 2014 Perşembe

Menemen - Eyüp Aktuğ
















menemen
yazar: eyüp aktuğ


- Parayı pantolonunun cebine koydun mu?
- Sol cebimde anne.
- Cebin delik olmasın, gel bakayım.
- Yok yok, dün sen diktin ya.
- İyi bakalım. Şu leblebiyi de sağ cebine al, yolda yersin.

“Sakın unutma. İki ekmek, üç kilo domates, yarım kilo kıyma, iki baş soğan…”  diye seslendi annesi, sokağın köşesinden dönmek üzere olan Dinçer’e. İlk hedefi manav olacaktı. Annesinin sıkı sıkı tembihlediği listeyi içinden tekrar edip duruyordu. Unutursa, evin yolunu tutmak zorunda kalacaktı. Hah, işte görünmüştü Nuri Amca. Şu koca çınarın gölgesinde yarı uykulu yarı uyanık, elleri ensesinde, kasketini kaşlarına kadar indirmiş, yolun tam karşısında buraların yabancısı olduğu her halinden belli olan fötr şapkalı adamın Berber İsmail’in dükkânına doğru ilerleyişini izliyordu. Belli belirsiz mırıldandı:

- Yazık olacak delikanlıya.

Nuri Amca’nın niye böyle mırıldandığına gelince, Berber İsmail’in sol gözü çok az görüyordu ve siz saçınızın ne tür kesileceğini nasıl tarif ederseniz edin, sonuç hep subay tıraşı oluyordu.
Listeyi dördüncü kez tekrar ediyorken kendisini Nuri Amca’sının karşısında buldu Dinçer.

- Leblebi yer misin?
- Bu sıcağın altında ne leblebisi?
- Leblebi sıcak değil ki.

İki parmak genişliğindeki avuçlarına zar zor sığdırabildiği leblebileri Nuri Amca’ya doğru uzattı. Çocuğun gönlünü hoş tutmak için iki üç tane aldı, Dinçer’in avcunda da iki üç tane leblebi kaldı.  “Baban gelmedi mi hala?” diye sordu bıyıklarının arkasından. Dinçer, başını iki yana hızlı hızlı salladı.

- Üç kilo domates, iki baş soğan istedi annem.
- Ali, bu delikanlımıza üç kilo domates tart, iki tane de soğan ver.
- İki tane değil, iki baş soğan.
- Ha iki baş soğan ha iki tane soğan… İkisi de aynı kapıya çıkar çocuk.
- Parası burada Nuri Amca…
- Ali… Oğlum, şu yirmi lirayı Berber İsmail’e bozdur da gel.

Meraklı gözlerle, küçük adımlarla dükkanın içinde dolaşan Dinçer’in dikkatini duvardaki siyah beyaz fotoğraf çekti. Sakallı, kocaman gözlüklü, iri kulaklı bir adamın fotoğrafıydı bu. Küçük, şişman parmaklarıyla duvardaki fotoğrafı işaret etti, “Kim bu dede?” diye sordu. O sırada elmaları parlatmakla meşgul olan Nuri Amca, “Babamın fotoğrafı o.”  demeye kalmadan Ali’nin geldiğini gördü.

- Nerde kaldın Ali?
- İsmail Abi’yi izlerken dalmışım, müşterisi ile tartışıyor yine.
- Bozdu mu parayı?
- İki beşlik bir onluk yaptı.
- Al bakalım delikanlı. Bu paranın üstü.

Manavın verdiği para üstünü özenle sol cebine yerleştirdi Dinçer. Annesinin söylediği listeyi dördüncü kez tekrar etmeye başladı. Bu sırada manavın merhamet kokan sesi duyuldu.

- Ali, domatesleri iki ayrı poşet yap. Delikanlının kolları yorulmasın. Evine mi geçiyorsun şimdi?
- Ekmek alacağım bir de kıyma.
- Domatesleri burada bırak. Ekmeğini, kıymanı aldıktan sonra dönüş yolunda buradan alırsın.               Yorulmazsın hem. Hadi bakalım.

Sırada bakkal vardı. İçinden iki ekmek diye geçirirken, yolun sağ tarafından geçen hurdacının boğuk sesi ile irkildi. “Eski makineler, eski sobalar… Hurdaaacııı…” Bakkalın kapısında asılı duran renk renk toplar göründüğünde adımları hızlandı Dinçer’in. Bakkalımız ise tezgâhın arkasında öğle yemeği için yarım ekmeğin arasına yaz helvası sıkıştırmakla meşguldü. Dinçer’in içeri girdiğini Dinçer’in sesini duyunca fark etti. Hayli acıkmış olmalıydı. Ekmeğinden ilk ısırığını aldıktan sonra Dinçer’e döndü. “Dondurma çubuğu mu? Bedava dondurmalar bitti.” deyip lokmasını çiğnemeye devam etti bakkal. “İki ekmek alacaktım.” dedi Dinçer.

- Beyaz ekmek mi? Kepek ekmeği mi?
- Şu ekmekten.
- Al bakalım.
- Parası burada.
- Elli kuruş eksik… Yetmiş beş kuruş oldu ekmek.
- Gazeteye sarma ekmekleri, poşete koy abi.

Ekmeğin parasını veren Dinçer yolun sonuna yaklaşmıştı. Dinçer’in bakkaldan sonraki durağı kasaptı.  Domatesi, soğanı, ekmeği alan Dinçer yorulmuştu. Cebindeki leblebiler geldi aklına. Ekmek poşetini sol eline alıp, elini cebine daldırdı. Böylece kasaba ulaşmadan leblebiler bitmiş oldu. Nihayet kasaba ulaştı. İçinden son bir kez daha tekrar etti. “İki ekmek, üç kilo domates, iki baş soğan, kıyma…”

- Kıyma alacağım.
- Kaç kilo olacak?
-

Evet, Dinçer alacağı kıymanın kilosunu unutmuştu. Düşündü, düşündü… Kasabın bakışları altında daha bir heyecanlandı. Aklına bir türlü gelmedi, kıymanın kaç kilo olacağı. Eve geri mi dönmeliydi? Ama çok yorulmuştu bu küçük çocuk. Ufacık parmakları ile başını kaşımaya başladı. Kasabın kocaman cüssesi, kanlı önlüğü ile birleşince Dinçer için korkutucu bir manzara ortaya çıkarmıştı. Kasap beklenen soruyu sordu?

- Unuttun mu kaç kilo kıyma alacağını?
- Un… Unuttum.
- Yanında ne kadar para var, göster bakalım.
- Bu kadar para var.
- İki beşlik öyle mi? On liran var demek…
-
- Yarım kilo kıyma olur, o kadar paraya…

Evet, yarım kiloydu. Dinçer’in gözlerinde bir tebessüm gökkuşağı çizdi o anda. “Hatırladım, kıyma yarım kilo olacak.” dedi Dinçer. Ve büyük bir mutlulukla cebindeki son leblebi tanesini de ağzına attı. Bir elinde ekmek, bir elinde kıyma, hızlı adımlarla manavın yolunu tuttu.

- Nuri Amca, domateslerim nerede?
- Bak şurada delikanlı.
- Teşekkür ederim.
- Ben de teşekkür ederim. Dikkatli git eve.
- Tamam Nuri Amca.

Dinçer sokağın döndüğünde adımları hayli yavaşladı. Kolları yorulmuştu. Ama evinin kapısına kadar dayanmalıydı. Son bir gayetle bahçe kapısından girdi. Poşetleri yere bırakmamakta kararlıydı. Ayakkabısının ucuyla kapıya üç defa vurdu. İçeriden elektrikli süpürgenin sesi geliyordu. Annesi evi temizliyor olmalıydı. Dinçer bir kez daha kapıya üç kez vurdu. Poşetler parmaklarının ucuna kadar inmişti. “Anneeee…” diye bağırdı. Şükür ki sonunda Dinçer’in geldiğini anladı annesi. Kapıyı açtığında poşetleri yerde, Dinçer’i yorgun gözlerle gökyüzüne bakarken buldu.

- Kıymalı menemen yapayım akşama.

1 yorum:

  1. Üstad edebi yönünü çok beğeniyorum.
    Rabbim başarılarının devamını sağlasın.
    Hayırlı bayramlar kardeşim.

    YanıtlaSil