26 Mayıs 2019 Pazar

Aşkar Dergisi'nin 50. Sayısı Çıktı

Aşkar 50
Aşkar Dergisi'nin 50. sayısı çıktı. Üç aylık yayın periyodu ile çıkan derginin Nisan - Mayıs - Haziran 2019 tarihli sayısı güçlü ve kalıcı bir ses olarak okurunun karşısında.

Bu sayı şiir, öykü, musiki, söyleşi, taarruzname, kitap ve sinema bölümlerinden müteşekkil. Derginin kapağında ise İsmet Özel'i ve İsmet Özel'in Faydasız Randevu isimli kitabından bir iktibası görmekteyiz.

"İnsanı insan kılan yüzlerce özelliğin çöpleştiği bir ülkede ülke insanını sadece çöplerin temsil ettiği durumlar doğar. Yüzlerce kültürün kalıntıları üzerinde yaşıyor olmak kendi başına hiçbir anlam taşımaz. O kültürlerden nasiplenerek özgün bir hayat kuramayanlar o kültürlerin çöplüğünde yaşıyor demektir. Bu kadarla kalsa yine iyi: Kurtuluş nedir bilmeyenler mirasçısı olmadıkları kültürlerin çöpüdür."

Bu sayının şiir bölümüne katkı sunan isimler arasında Vural Kaya, Yunus Emre Altuntaş, Muhammed Sarı, Çağrı Subaşı, Ali Cahit Yılmaz, Burak Çelik, Burak Coşkun, Cihad Özsöz, Yavuz Altınışık, Ümit Çiçekli, Emrah Çiftçi, Ahmet Emerce, Özgür Ballı, İrfan Dağ ve Aziz Mahmut Öncel'i görmekteyiz.

7 Mayıs 2019 Salı

İçimizden Söyleştik IX

Uzun zamandan beri Aşkar’da şiirlerini okuyoruz. Niçin Aşkar?

Bu sorunun bendeki karşılığını Aşkar'ın 40. sayısında Dikine Paralel'de "Şiirin Sözü Türk'ün Özü" serlevhası altında ifade etmiştim. Mustafa Melih Erdoğan'ın ifadesiyle şiir bizim için bir mesuliyet meselesidir. Mesuliyetimizi yerine getirebilmek ve sağlam bir zemin üzerinde hareket etmek için hakiki bir mevzi gerekliydi. Aşkar'ı ve Aşkar'a omuz verenleri tanıdığım zaman, arayışında bulunduğum sağlam zeminin kendisi olduğunu anladım. Aşkar'ı ve bu hakiki mevziyi koruyanları tanıdıkça muhatabımızın ve neye niçin talip olduğumuzun daha iyi farkına vardım. Samimiyet sahibi insanların Aşkar'daki varlığı beni Aşkar'a bağladı. Zaman ilerledikçe Aşkar benim ve şiirim için bir sığınak oldu. Bir araya geldiğimizde kapının dışında bırakıyorduk bu dünyaya ait olan gündemi. Bu yüzden Aşkar.

Şiire nasıl başladın? Niye başladın? Şiirin hayatında bir yeri var mı? Olmasa da olur mu?

Her insan kendisini bir şekilde ifade etmek ister. Bunun türlü türlü yolları vardır. Bu yollardan birisi de şiirdir. Şiir serüvenimin başlangıcı lise yıllarıma uzanmaktadır. İlk gençlik yıllarımdı. Sezai Karakoç'u, Necip Fazıl Kısakürek'i, Turgut Uyar'ı o yıllarda okumaya başlamıştım. Özellikle Necip Fazıl'ın şiiriyle hemhal oluyordum. Öyleki onun şiirlerini taklit ediyor, hece ölçüsüyle şiirler yazmaya çalışıyordum. Üniversitede ise İsmet Özel şiiriyle tanıştım. Böylece şiir bende çok daha başka bir anlam kazandı. Kendimi ifade edebilmek için başladığım şiir, artık kendimin dışına çıkmıştı. Şiirin bendeki karşılığı başkalaşmıştı. Kafamda kurduğum bazı şeyler yeniden şekilleniyordu. Şiirle temasım arttıkça sahip olduğumu zannetiğim birçok şeyin esasen sahibi olmadığıma kanaat getirdim.

Bu yönüyle şöyle geriye dönüp baktığımda elimde tek birşey kalıyor. Şiirim de şiirimiz de bir vatan sahibi olduğumuz için şiir. Şiirin hayatımdaki yeri işte budur. Olmasa da olur diyemiyorum. Çünkü hissettiklerimi, düşündüklerimi karşılayabilecek başka bir zemin göremiyorum.

Şiir yazmanın dışında poetik anlamda şiire kafa yoruyor musun? Neler söylemek istersin?

Zaman zaman Türk şiiri üzerine poetik okumalar yapıyorum. Yaptığım poetik okumalarla şiirin gerçekliğine daha rahat girebiliyor, şiirin yardımcı unsurlarını daha net görebiliyorum. Bu durum şiiri okurken de şiiri yazarken de daha başka açılardan şiire yaklaşmama yardım ediyor. Şairin malzemesi kelimelerdir. Şiiri kelimeler üzerine bina eder. Bu kelimeleri yan yana getirirken kullandığı teknik ona daha başka anlamlar katacaktır. Anlamı zenginleştirecek ve şiir ayakları yere basan ve iddia sahibi bir metin haline gelecektir. Bu yönüyle bir arayışın içerisindeyim. Dil ve teknik konusunda yazılan akademik metinler ilgimi cezbediyor.

(Hüseyin Karacalar'ın sorularını Eyüp Aktuğ cevapladı.)

Aşkar Dergisi, Ekim - Kasım - Aralık 2018, Sayı 48

Slovakyalı Salyangozun Evi Nerede?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın sosyal medya hesabındaki paylaşımından hareketle tanımadığım bir insanın kullanıcı profiline ulaştım. Bahsimize konu olan kullanıcı profili Instagram isimli bir paylaşım sitesi üzerindeydi. Tanımadığım bu insanın Instagram üzerindeki kullanıcı profilini ve paylaşımlarını inceledim. 140.000'den fazla takipçisi olan bir kadındı profilin sahibi. Paylaşımlarıyla ne kadar özenilesi ve arzu edilesi bir hayata sahip olduğunu ispat etmeye çalışıyor gibiydi. Sahip olduğu ışıltılı oturma grupları, salon takımları, bilmem kaç bin liralık yemek takımları, dört beş çeşit kahve setleri, perdeleri, halıları, masaları, sandalyeleri, avizeleri, beyaz eşyalarıyla şunu demek istiyordu sanki. 
"İşte bu, ev hanımları...
Huzur ve saadet dolu bir yuva kurabilmek için evinizin böyle olması gerekir. Aradığın huzur ve saadet ancak böyle bir evin içinde mümkün olacaktır. Görüyor musun bak, ben fotoğraflarda ne kadar da mutlu görünüyorum. Çocuklarım ve kocam ne kadar da mutlu."
Akıl alır gibi değil, vaziyet tam olarak böyle. 140.000'den fazla insanı etkileyen ve hemen her gün on binlerce insana bu ve bunun gibi telkinlerde bulunan bu kullanıcı profili gibi daha bir çoklarının var olduğunu anladım. İnsanların bir bölümü bunun gibi evler ve bu evlerde sürülen yaşamlara hayranlık duyuyor. Bu hayranlığın bir sonucu olarak kadınların ve erkeklerin birbirlerinden beklentileri de zamanla değişiyor. Beklentilerin değişmesi birbirinden çok farklı sonuçları da beraberinde getiriyor. Şimdi evlilik sürecinde olan bir çifti hayal edelim. Çiftimiz kuracakları yuvada aradıkları huzur ve saadetin ancak ışıltılı eşyalarla mümkün olacağını düşünüyor. Yuvalarına davet ettikleri misafirleri kaliteli oturma gruplarında ağırlayıp, kaliteli yemek takımlarında sofralarına davet edecekleri zaman mutlu olacakları algısı içindeler. Anlamak mı, anlaşılmak mı? Beğenmek mi, beğenilmek mi? Biz bu soruların tam olarak neresindeyiz, bunu bilmiyorum.