20 Ağustos 2014 Çarşamba

Masal - Nun Edebiyat Dergisi 14. Sayı


masal – eyüp aktuğ

Nasıl başlamalıyım satırlara, kalemi nasıl dokundurmalıyım kalbime, bilmiyorum… Omuzlarımı ağartacak bir melâlin, gökyüzümden yağmuru da beraberinde götürecek bir zamanın öncesinde yazıyorum. Bir tufan kopuyor içerime doğru, bir deprem beraberimde yürüyor nereye varsam. Nerede kaybettim hatırlamıyorum, annemin sırtıma iliştirdiği havluyu… Kalbim terliyor anne, üşüyor gibiyim, bir ninni daha fısılda kulağıma. Anne, vakit tamam diyorlar, yol bitti mi? Yürünecek kaldırım kalmadı mı bu şehirde? Susacak kelimeler de tükenirmiş bir gün. Sükûtum sığmıyor ciğerime. Bir kırlangıç nefessiz kalıyor içimde. Bu hüzün başını yaslayacak bir omuz arıyor. Çocukluğum geliyor hatırıma. Bilseydim geri dönmeyeceğini, bileğimden çözer miydim hiç uçan balonumun ipini? Tanıştığım ilk vedaydı bu. Kalbimin ilk terleyişi böyle oldu. İlk kez başımı göğe yaslayışım böyleydi. Pişmanlık nedir, ilk defa böyle öğrendim. Çocuktum, büyüdüm sonra, ama kalbim hâlâ terli. Sahi, buradan kaç gökyüzü uzağımdasın Gravier?

Diyorum ki, bir ara dilin sürçse de ismime dokunsa dudakların. Yahut tam veda ediyorken yanlış trene binsen, ellerimden geçse raylar sen trenden inerken. Kalbimden bir parça sersem gölgeni koklayan yollara… Toprağı ezber ettim, bir şiir düştü her adımına. Sayısız baharlar devşirdim, seyrine doyamadığım gözlerinde. Bayram sabahlarını buldum, gülümseyişinin gül kokusunda. Hiç okumayacağın mektuplara yer tuttum, içtiğim çayın sana bakan tarafında. Hiç uyanmak istemediğim bir rüyayı yaşıyorum, iki kaşının ortasında. Yazmaya cesaret edemediğim şiirler gördüm, karanfil tutan parmaklarında. İşte zaman kayboluyor, nisan gözlü bir kızın bakışlarında. Bilemiyorum, nasıl tarif etsem avcundaki çizgileri? Beyaz, kar yanığı… Biri şiir yakmış olmalı ellerinde, tütsülenmiş gibi zaman. Sen ki gökkuşağını getirdin çölün kucağına. Ve aşk gürledi, sonra sen yağdın üzerime. Şimdi bir şiir daha bağışla bana. Bir şiir miktarınca yaşayayım yaşamadığımı.  Sahi, bir mektup en çok kaç kez gönderilmez Gravier?

Biliyorum ki, insan eksik doğar bu hayata. Ben doğduğumda sen henüz yoktun, sen doğana kadar da ben yoktum. Sen ne güzel doğdun, doğduğunda mı şiir oldun? Ufacık bir pasta aldım, çikolatalı… İki, üç tane kadar da mum… Önce mumları yaktım büyük bir heyecanla. Biraz duraksadım. Bir mucize bekledim, mumları tek bir nefeste söndürmüş olmanı hayal ettim. Sonra senin yerine kapattım gözlerimi. Uzunca bir duanın ardına konuverdi ismin. Ve kalbime iyi ki doğdun dedim, iyi ki doğdun. Doğum günü şarkısı bilmiyordum. Ezberimde kalmış birkaç mısra tekrar edip durdu dudaklarımda. Şair diyor ya: “Bir bahar günü doğdun sen, baharın ta kendisi oldun sen.” Duvara mıhladığım gözlerinle sardım yarım kalan tarafımı. Sonra tebessümünle tamam oldu her şey, gülümseyişin baharı sundu çöl yutan kalbime.  Ne çok çay içtim, ama böylesi güzellikte değildi. Yeryüzünün en lezzetli çayını kokladım. Bana yepyeni bir dünya hediye etti avuçlarıma bıraktığın bir bardak çay. Evet, ben o ânı daha önce defalarca kalben yaşamıştım. Bitmesin diye öyle yavaş içtim ki o çayı. Bana sunduğun bir bardak çayın hatırasıdır sakladığım bu kâğıt bardak ve plastik çay kaşığı… Saklamak da güzel şeydir çay lekelerini. Sahi, çayı şekersiz içtiğini neden daha önce söylemedin Gravier?

Bir şiiri hıçkırıyor bulutlar. Pencereye bak, adın düşmüştür camlara. Bir gök çatmalıyım, biraz da güvercin soluğu... Tebessümün gelmeli sonra. Söyle bakalım, bahar uyanmasın da ne yapsın? İstiyorum ki, biraz mavi sür defterimin ortasına, inan ki deniz sayarım onu. Bak, bir dua daha kanat çırparak yükseliyor kalbimden. Dünyaya açılan kapılarını kapatıyor bir şiir. Dudaklarımı kan ediyor bir türkü. Kimselere duyurmadığım ismin, dilime düğümlüyor sır misali taşıdığım kalbimi. Beni dönüş yolunu bilmediğim bir ülkeye sürüyorlar. Koparmaya kıyamadığım bir takvim yaprağında yaşıyorum ömrümü. Bir mektup zarfına sıkıştırabilir miyim gözlerini, tebessümünü… Seni sana anlatabilir miyim?

Veda değil bu, endişem de yok. Çünkü alnımın mıhlandığı yerde bıraktım seni. Avuçlarımın aldığı kadar değil, geceye sığdırabildiğim kadar dua biriktirdim adına. Ama önce Rabbim demeliyim. Yâr demeden yâri yaradan gelmeli önce. Şükür secdesiyle başlamalıyım, yazdığım ve yazacağım satırlara. Şükretmeliyim; tebessümünü kalbime azık yapana, iki kaşının ortasında dünyanın en güzel masalını yaşatana, zülfünü tarayan rüzgârı ciğerlerime doldurana, şükretmeliyim. Şükretmeliyim seni benim karşıma çıkarana, bana bu hikâyeyi yaşatana ve yaşatmakta olana. Ben dünyanın en güzel şehrine taşındım. Şükretmeliyim, bu yolculukta ve her yolculukta yönümü ateşten alıkoyana, bana şah damarımdan yakın olana.

Ne çok isterdim; saatler bozulsa, güneş doğmasa ve sabaha kadar konuşsak. Araya dünya kelimeleri karıştırmadan… Gravier, huzurlu, mutlu, sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum sana. Irmak akması gereken yöne doğru akıyor. İlahi bir kader yaşıyor her insan. Kalbimin yaşadığı bir masal var. Bu masal nasıl devam edecek bilemiyorum. Gravier, her yeni yaşında ikinci bir pasta kesilecek, bir nefes ikinci kez mumları üfleyecek ve avuçlarımdan bir dua kanatlanacak üzerine.

Gravier, her kalp bir mucizeyi taşır içinde ve aşk denen şey gerçekten vardır. Bir yolculuktur aşk, yârin bakışlarında yaradanı bulmanın adıdır. Cananda can olmayı isterken, canda cananı buluyorsam, şah damarını keşfediyorsa insan, bir anlık tebessümü ömrüne azık yapıyorsa gönül, ismini söylerken kesiliyorsa nefesim, adım dudağına düştüğünde titriyorsa ellerim, mavi bir sızı yapışıyorsa yüreğime, sığamıyorsa kalbim yeryüzüne, hangi şiire yol uğratsam senden bir parça buluyorsam, secdelerimi uzun tutuyorsam, bileğimde ipleri çözülen uçan balonumun gökyüzünde beni beklediğinden eminsem, sen köşeyi henüz dönmeden karşıma çıkacağını sezebiliyorsam, mucizelere inanıyorum demektir. Bir masal mutlu bitmiyorsa, o masal henüz bitmemiştir. Sahi, mucizelere inanır mısın Gravier?

Eyüp Aktuğ - Nun Edebiyat Dergisi 14. Sayı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder