28 Nisan 2014 Pazartesi

Peki neden o bana benziyor? - Nun Edebiyat Dergisi 13. Sayı

peki neden o bana benziyor – eyüp aktuğ

Gecenin karanlık ve sisli duvağını kaldıran güneş, dağın zirvesindeki yastığından doğrulup etrafa baktı. Kalbin vadisinde aşk mevsimi vardı. Ağaçların dallarında yaşanmayı bekleyen hatıralar yavaş yavaş çiçek açmaya başlamıştı.

Söylenmemiş, duyulmamış bir aşk… Yarı uykulu, yarı uyanık bir halde, mahmur gözleriyle baktı hayata. Yaklaşan bu muson bitmeyecek bir yağmuru da beraberinde getiriyordu. Sanki geçen her an yeniydi, ama yine de aynıydı her şey. Yaşanan iki hayat vardı. Ama süregelen aynı ömürdü. Yaşanan duygular da, hasretler de, bekleyişler de aynıydı. Kavuşmalar da aynıydı, ayrılmalar... Bilinmesi gereken tek şey şuydu. Zaman bir nehirdi ve akması gereken yere doğru akardı.

Bazı insanlar özgürlüğü gökyüzünde bulur. Veer de bu insanlardan biriydi. Büyük başarıları olan bir pilottu. Çok severdi gökyüzünü. Onun 22 yıllık suskunluğunu bozan ise saatte 1200 mil hızla uçan bir F-16 oldu. Evet, çok iyi tanıyordu bu sesi. Bir uçak geçtiği zaman gökyüzü delinir, ikiye bölünürdü bulutlar. Bu hissi bir pilottan başkası anlayamazdı. Veer, 22 yıl sonra bile kalbindeki çarpıntıyı, kanının akışını ve rüzgârın kulakları dolduran sesini hissedebiliyordu. Dağların eteklerine doğru giderdi helikopterine bindiği zaman. O, Hindistan Arama Kurtarma Filosu’nun pilotuydu. Babası orduda bir askerdi ve Veer’in de orduda bir asker olmasını çok istiyordu. Babasının vasiyeti buydu. Veer’in çocukluk hayaliydi uçmak ve insanların hayatını kurtarmak… Veer, her anını son anı olacakmış gibi yaşardı. Nereden bilecekti ki, üç gün sonra geceleri uykusu kaçacak ve buna sebep olan da bir kız olacak. O sırada Pakistan’da evinde uyumakta olan bir kız.

Ama Veer Hindistan’daydı, O ise Pakistan’da. Peki, Veer ile O’nun karşılaşması nasıl olmuştu? Üç gün sonra… Olağanüstü bir karşılaşmaydı. Bir otobüs dağdan aşağı yuvarlanmış. Ortada ciddi bir kaza yoktu ve bütün yolcular kurtarılmıştı. Veer ise kurtarılması gereken son kişiyi almak için aşağıya iniyordu. O, Veer’in o zamana kadar gördüğü en güzel kız değildi elbette. Ama Veer, O’nun yüzüne bakmaktan kendisini alıkoyamadı. O’nun gözleri aşağıya bakıyordu, hayli korkmuşa benziyordu ve nefes alışı derindi. Saçlarının bir tutamı sağ gözünü rahatsız ediyordu. Saçını oradan çekmeyi denedi, ama rüzgâr o kadar güçlüydü ki… Saçları olduğu gibi kaldı. Veer, elini belinden çekip O’nun saçlarını düzeltmek için kaldırdığında, korku dolu gözlerle Veer’e baktı. İşte bu anda, Veer ve O, ilk kez gözleri birbirine değdi. Zaman donacak kadar güzeldi. O’nun bakışları yine de korku doluydu. Sonra yavaşça bakışlarını aşağı indirdi, ama Veer O’na bakmaya devam etti. Ardından her ikisinin de hiç uyanmayacağı bir rüya başlamış oldu.

Veer, O’na âşık olmuştu. Lâkin Veer kendisine ne olduğunu bilmiyordu. 22 yıl sonra bile anlamış sayılmazdı. Veer, O’na yaptığı bir iyilik karşılığında O’ndan bir gününü istemişti. Birbirlerine ne isterlerse yapacaklarına dair söz vermişlerdi. O’ndan niçin bir gününü istediğini bilmiyordu, sadece istemişti. Evet, 22 yıl önce de hissetmişti… Veer ile O’nun görüşmesi öylece orada bitemezdi. Sadece oraya kadar gelip ayrılmak için karşılaşmış olamazlardı. Veer ile O’nun arasında eksik bir şeyler vardı. Başka şeyler vardı yaşanması gereken, yaşanacak olan... Veer bunları düşünürken istemsizce konuşmaya başladı, O ise sessizce dinledi. Peki, Veer’e bir gününü vermiş miydi? Veer ile gitmiş miydi?

Evet, bir Pakistan’lı söz verdiğinde tutmazsa ülkesinin onurunu zedeler. Pakistan’ın onuru söz konusu olduğuna göre Veer’e bir gününü vermeliydi. Veer O’na hayatının en güzel gününü yaşattı. Kendi topraklarını gezdirip, kültüründen tanıttı O’na. Nihayet bu bir günlük macera bitmiş, O’nun ayrılık zamanı gelmişti. Veer kararını verdi. Duygularını O’na söylemeliydi. Veer tam söylemeye niyetlenmişken, O en başta söylemesi gerekeni, en son da aniden söyledi. Evet, O nişanlıydı. Veer’in ayaklarının altında kimsenin hissedemeyeceği bir deprem kopmaya başlamıştı. Ama Veer sadece sustu ve O’nu tren istasyonuna götürmek için yola çıktılar. İstasyonda O’nun nişanlısı karşıladı onları.  Ama neden bu hikâye o istasyonda bitmedi? Bu hikâye orada bitemezdi ki… Çünkü şu ana kadar sadece Veer’in aşk hikâyesini anlattım. O’nun aşk hikâyesini anlatmaya henüz başlamadım. O’nun kalbindekileri bilmediğin sürece Veer’in hikâyesini yarım kalır.
Jehangi Hayaat Khan… O’nun babası ve aynı zamanda yaşadığı şehrin gururu… Pakistan’ın kuruluşundan beri Khan ailesinin adı saygı, güç ve ihtişam ile anılırdı. Jehangir Hayaat Khan politikaya ilk adımlarını atıyordu. Ve yakın bir arkadaşı da ona yardım ediyordu, Abdul Shirazi… Lahore’un bir başka saygıdeğer ve zengin ailesinin reisi. Abdul Shirazi, Raza Shirazi’nin babası. O’nun ve Raza’nın evlilikleri sıradan bir ilişki değildi. Tüm bu insanları kaderi bu evliliğe bağlıydı. Durum böyleyken O’nun kimseye haber vermeden Hindistan’a gitmesi ve otobüsünün kaza yapması çok sorumsuzca bir davranış olmuştu. Böyle bir davranışı affetmek O’nun babası Jehangi Hayaat Khan’nın yaradılışında yoktu. O’nun eve dönmesinden beri bir ay geçmişti. Ama babası hala O’nunla konuşmuyordu. Evlilik tarihi yaklaşıyordu. Ama O’nun kalbi Hindistan’da kalmıştı, Veer’de… Bu evlilik için O’nun fikrini kimse sormamıştı.

Evliliğe bir hafta kala, Pakistan’dan bir kız Veer’i aradı. Arayan, O’nun en yakın arkadaşıydı. O’nun evinden arıyordu. Hiç tanımadığı bir kız, hiç karşılaşmadığı, hiç görmediği biri, O’na hayatında aldığı en büyük haberi verdi. Her şeyi açıkça anlattı ve dedi ki: “O Veer’e âşık. Nikâhı kıyılmak üzere… Lahore’a gelin ve O’nu buradan götürün. O böyle bir şeyi yalnız başına yapamaz. O dedi ki, O’nun için canınızı verebilirmişsiniz.” Ardından Veer’e bir soru sordu: “O’nu ne kadar seviyorsunuz?”

Veer, bu sorunun cevabını o zaman bilmiyordu. 22 yıl sonra, şimdi de bilmiyor. Veer, O’nu ne kadar seviyor? Bilmiyorlar… Ama ben biliyorum. Bir Hindistan Hava Kuvvetleri pilotunun Pakistan’a giriş izni yoktur. Bu haberi alır almaz, Veer hemen istifa etti. Veer tekrar orduya katılamayacağını biliyor olmalıydı. Ardından kimseye bir şey söylemeden Pakistan’a, Lahore’a gitti. Bu yolculuğun sonunda ne olacağını bilmiyordu. Oraya vaktinde yetişebilecek miydi? O’nu görebilecek miydi? O, Veer ile gelebilecek miydi? Ya da Veer Pakistan’dan geri dönebilecek miydi? Bu soruların cevaplarını Veer bilmiyordu. Ama yine de gitti. Ve 786 numaralı mahkûmun hikâyesi de böylece başlamış oldu. Belki de O’ndan geriye kalan tek şey 22 yıl boyunca saklayacağı halhal olacaktı.

Hikâyenin bundan sonrasının anlatmıyorum. İki ayrı hayat, ama geçen bir ömür… Sadece iki an için tükenen 22 yıl. Hikâyemizde iki başkarakter var. Veer ve O... O’nun ismini söyleyemem. Veer, sırf O’nun adını lekelememek, gizlemek için 22 yılını feda etti. Veer yıllarca bir ismi saklamışken O’nun adını burada açıklamamayı uygun buldum. O’nun ismini bu hikâyenin şahidi olduğunuzda, yani filmi izlediğiniz de öğrenin istiyorum. Filmi izlemek için Veer Prataph Singh ismini araştırın.

Eyüp Aktuğ / Nun Edebiyat / sayı 13

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder