21 Nisan 2014 Pazartesi

Mavi - Nun Edebiyat Dergisi 13. Sayı


mavi – eyüp aktuğ


gravier, burası hayli karanlık… 
biraz mavi üfle. 
bilirsin sen, bunca ıssız neye delalet?

Bakışların nereye dokunduysa, biraz mavi bıraktı oraya. Ve bir kırlangıca nefes payı oldu, geceyi tebessümünle yıkaman… Sahi, gözlerin ne zaman giydi gökyüzünü? O parçalı bulutlu adımlarınla nasıl saklayabildin yeşeren toprağı? İki kirpiğin birbirine değince mi tütsülendi zaman? Rüzgâr saçlarına erişince mi çiçek açtı kiraz ağaçları? Güneşi parmak uçlarında gezdirdin diye mi ışıdı kalbim?

gravier, bir şiir çağıldıyor içimde…
ama neden bu korku?

Yeryüzünün en büyük olayıdır bir kalbin atışında hayat bulmak. Bu sırrı bana annem fısıldamıştı. Ben doğduğum zaman uykuları kesik kesikmiş. Geceleri birkaç defa uyanır, birkaç dakika öylece nefes alışımı dinler, kulağını göğsüme yaslarmış. Benim kalbimin atışı onunkini de hızlandırırmış. Biliyor musun, gözlerin ne vakit gözlerime değse, kalbinin atışını hisseder gibi oluyorum, ardından benim de kalp atışlarım hızlanmaya başlıyor. Şimdi, bir şiir çağıldıyor içimde. Güzel olmaz mıydı bir şiir yazsam ve saklasam seni o şiirde? Karanfiller sunsam ayaklarına, kalbimi sürsem gölgenin düştüğü yollara. İşte o yolların birinde bir şiir çıktı karşıma. Çok tuhaf, çok tanıdıktı. Nefesimi düğümleyen mısralar bağladı ellerimi. Ben de tanıdığım en güzel şeyi, yani tebessümünü sakladım o şiire. Gönlüme kanat olan bir sırrı taşıyordum, aşikâr etmemeliydim. Bu şiiri kimse okumamalıydı, tebessümünü bu şiire saklamıştım, peki şiiri nereye saklayacaktım? Onu özenle yastığımın kılıfına iliştirdim. Birkaç gün, o yastığa koyamadım başımı. Deprem yürüdü ayaklarımın altına… Sonra bir ilkyaz serinliği hissettim, yastığa yaklaştırdım kulağımı. Garip bir çarpıntı duydum ardından. Kalbinin atışı gibiydi, şiirde yankılanan bu ses… Annemin dediğine göre bu yeryüzünün en büyük olayıymış. Ama neden bu korku? Yüzümde beliren, korkuyla karışık bu tebessüm neden? Bir eksiklik var burada, hem de çok büyük bir eksiklik. Ne yaptımsa adını veremedim, yastığımın kılıfına iliştirdiğim bu şiire…

gravier, korkuyorum,
adını bir şiire verecekler diye…

Bak akşam oldu yine. Vereme müptela bir şiir misali, kızıla boyandı o masmavi gökyüzü… Bir ıssızı misafir ediyor omuzlarım. Sizin orada da akşam olmuştur gerçi… Ama karanlık uğramamıştır pencerene, laciverte çalarken her şarkı… Yine de sıcaktır oralar. Buraya gelirken, biraz güneş koy cebine, sakın üşüme… Çok konuştum, biliyorum. Ama ne çok sustuk biz…  İsminde bulmuşken en güzel şiiri, adını sadece kalbimden geçirebildim, dilimi kan etti düşlediklerim, anlatamadım seni sana. Hâsılı, korkuyorum. Nasıl tarif etmeli bu korkuyu? Henüz 6 yaşında vardım ya da yoktum. Her cumartesi mütevazı bir pazaryerini ağırlardı sokağımız. Annem, sebzesini meyvesini o pazardan alırdı. Elime bir elma tutuştururdu, bütün bir pazar boyu o elmayı ısırır, gezerdim. Nasıl olduysa oldu, bir gün kaybettim annemi, o kalabalığın arasında. Korktum, çocuktum ve bir daha annemi bulamamaktan çok korktum. Galiba böyle bir korku! Korkuyorum, adını bir şiire verecekler diye…

gravier, bir masal oku uyumadan,
aynaya, gözlerine bak sadece…

Gözlerin diyorum, kapatma gözlerini, boynunu bükmesin karanfiller. Tebessümün diyorum, asma yüzünü, üşümesin taa içerlerde bir yerler. İçtiğin çay diyorum, bekletme çayını, buz kesmesin şiirin orta yeri. Adımların diyorum, bu kadar hızlı yürüme, kalbim nefes nefese. Hapşırman diyorum, bu kadar az hapşırma, çokça âmin diyelim uzun, huzurlu, sağlıklı rengârenk bir ömre. Diyorum ki, hayatını şiir gibi yaşa, şair gibi değil. Olur mu?

gravier, ama esirgeme tebessümünü,
yeryüzü yaşanılır kalsın.
bu mavi senin için, bu şiir de öyle…

Eyüp Aktuğ / Nun Edebiyat / sayı 13

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder