15 Şubat 2014 Cumartesi

Sonsuza Dek - Nun Edebiyat Dergisi 10. Sayısı

     sonsuza dek – eyüp aktuğ

İsmini sessizliğime giydirdim. Adını kimseler duymasın diye dilime küstüm. Gölgemi gölgen sandım önce, tenha vakitlerde yürüdüm her şiire. Kıpırtısız göğe bakmak gibi bir şeydi gözlerinde seyrine daldığım dünya. Bakışlarını çizmek istedim bir şiirde. Kirpiklerine yaklaşırken bir gece vakti, kötürüm kaldı kalemim, daha ilk mısrada gözlerine değince gözlerim. Her mısra cam kırığı olup saplanırverdi gözlerime. Her hece ruhumu kavuran bir yangın yeri oldu.

Ağır bir savaş vermiştim gözlerinde düştüğüm düşlere karşı. Yağmalanmıştı kalbim. Ne yaptımsa susturamadım yüreğimde deveran eden çığlığı. Bir kereliğine mahsus olmak üzere ismini sayıkladı dudaklarım, seslice… Dünyanın en güzel şehrine taşınmak isterken yerle bir olmuştu herşey. Kendimden kaçmak isterken, her defasında kalbime çarptı ayaklarım, kalbim yalnız senin için çarpıyorken... Hangi isme dokunduysa dudaklarım yine senin adın çıktı karşıma. Çayımın buğusunda ciğerlerime doldurdum seni. Pencereme doğsun diye güneş, ismini verdim cam kenarında /yüreğimin kıyısında/ büyüttüğüm karanfillere.

Mevsimini şaşırıp da yağmur duasına çıkınca ben.. Bu yangını söndürmek için su ararken iki tepe arasında… Yoluna çıkacak olan yolları şaşırır gibi oldum. Bir isyan şarkısı dolanır gibi oldu dilime. Artık ağır gelmeye başlamıştı kalbim bedenime. “Böyle olmamalıydı” diye bir fısıltı çalınıyordu kulağıma. Yabancısı olduğum kâbuslar ile bölünüyordu uykularım. Az daha bir put saplanıyordu filizlenen kalbimin üzerine, dua kıldım, Rabbim ebabillerini gönder diye. Sonra bir ikindi gecesinde, kayboldum iki secde arasında. Kaybettiğim yolu yani kalbimi tekrar buldum.

Kalbimi ait olduğu vatana kavuşturacak bir sürgünün ortasındaydım. Koparmaya kıyamadığım bir takvim yaprağında kalakalmıştım. Sağ gözüm ile sol gözümde hayalini aradığım… Sağ yanım ile sol yanımda hayaline kandığım… Ben avcundaki çizgiler kadarım. Parmaklarımı düğümlerken mavi bir sızı, zaman dursun istedim. Vazgeçsin akrep ile yelkovan bu yarıştan, zamansızlığı getirsin ırmağını arayan yağmur damlaları. Gelinlik kızların allı pullu mendilleri işlemesi gibi ben de ismini işledim gözyaşıma mendil diye sürdüğüm dualarımın ucuna. Dedim ki; lütf-û ilâhiye mazhar olup bin kez yansam, her yanışımda küllerimden yine sana doğsam. Karınca olsam mesela, ayak izini yurt edinip vatanıma kavuşsam.

Aczimi bilemeden bir tarif yazmak istedim aşka. İki mısra dökülüverdi hayalini duvara mıhladığım gözlerinden… “Her hâl aşk bilmeze aşk cehennem olsa gerek. / Aşk ateşte yıkanmış bir cennet olsa gerek.” Susmam gerekiyordu. Kim olduğumu unutup aşkı tarif ettim. Oysa aşk, kıraatı sükût olan bir seccadeydi. Pulsuz mektuplar dokudum, okuduğunu farzederek, yüreğine dokunmaya çalıştım. Gönlümü avutup, kalbimin doğum ıslaklığını taşıyan her mektubu mum alevinde kavurdum, dilimi kanatan bu türküyü ilmekledim her zarfa. Ve şükrettim, bir sır gibi taşıdığım bu hüznü orta yerde bırakmayana.

Gözlerimi bir veremli renge bağlayana, her gece avuçlarıma aynı duayı akıtana, bu son duayı onun saçlarına duvak yapacak olana, henüz yaprak düşmeden ömrümün dalından bana bir bahar müjdesi getirecek olana, yitirilmiş bir mahkemeden kazanılmış bir karar çıkarana, yağmalanan kalbime keskin dualar üfleyene, bana bu hikâyeyi yaşatana/yaşatmakta olana, onu benim karşıma çıkarana ve yârin açtığı yaradan Yaradan’ı buldurana hamdolsun.

Böyleydi sözlerden yükselen efsûn.
Böyleydi karanlığın güneşe kavuşması.
Böyleydi her şiire mühürlenen gözyaşı.
Böyleydi duaların kalbime kanatlanması.
Böyleydi gözlerime bir çift gözün saplanması.
Böyleydi bu yağmanın sonuna mevsimsiz yağmurların yağması.
Böyleydi sırrını dilime düğümlediğim isim.
Böyleydi ömrümü gölgesine sürdüğüm.
Böyleydi dilimi kan eden türkü.
Böyleydi kalemimi kötürüm eden suskunluk.
Böyleydi beni vatanıma götüren sürgün.

Hazan düştüğü yerde kalır, beklediğim hâla derinde midir? Sonsuza dek…

(Bu deneme yazım Nun Edebiyat Dergisi'nin 10. sayısında yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder