25 Ağustos 2013 Pazar

Az kaldı, çok az...

Her gün biraz daha kısalan yaz günlerine inat, uzun bir merhaba ile başlayayım. Nihayet... Saat 9'a 20 kala telefonumun neşeli sesi ile uyandım. Gerçi uyanmak kelimesini kullanmam yanlış olur. Bir saatlik bir uykunun ardından gelen o neşeli ses bütün yorgunluğumu aldı. Pek uzundu ayrılığımız. Uzadıkça uzadı, mesafeler bir türlü kapanmadı. Kapanır gibi oldu, aksilikler birbirini kovaladı. Sonra mı? İki mutlu insan... Evet, evet... İki mutlu insan. Sıkı sıkı sarıldık birbirimize, üç aylık firkat düğümünü koparcasına kucakladık dostluğumuzu. Ubeydullah'tan söz ettiğimi anlamış olmalısınız. Geldi diyorum. Diyorum ki, çayım muhabbetli artık. Puslu sesimle hıçkırdığım şiirlerime kulak kesilecek, zaman zaman boğulacak, "biz neyin derdindeyiz eyüp neyin derdinde diyecek?"...

Çoğu gitti azı kaldı. Az kaldı, çok az... Zaten böyle başladık değil mi? Sırada Gravier var. Çakıl Taşı'm var. Sağ gözüm ile sol gözümde hayalini aradığım... Kemal Sayar ağabeyim diyor ya, pek mutluyuz bu fotoğrafta. Üç hafta kaldı, gökyüzünü görmeye, kuşların içli şarkısından sevda tüten yağmurlar çıkarmaya. Ne diyorduk? Anlaşılıyor değil mi, efkârımız hafifledi, gönlümüz demlendi, köpük köpük şiirler var parmaklarımızda kağıda dökülmeyi bekleyen. Sezai Karakoç şöyle sesleniyor ardımızdan:
Uzaklık aynı gerçi,
 Her yerdeyken olan uzaklığın pek değişmedi...
Şimdi ne yapmalı? Sağlam, ama acı, ama şekersiz bir çay içmeli? Bir kaç mısra üfürmeli bardağımıza. Yosun tutmalı ciğerimiz kum dolu bir okyanus sırtında. Son bir yıl... Az kaldı, çok az...

1 yorum:

  1. Çoğu gitti azı kaldı...
    Çok özledim çayımızı, şiirlerini, muhabbetini...

    YanıtlaSil