17 Nisan 2013 Çarşamba

Bir ölüm ninnisi boş caddelerde

çok kıymetli bir şey bulursun
ve sonra nereye koyacağını bilemezsin.
bulduğuna pişman olursun
kimseciklere bir şey söyleyemezsin de.
korkarsın.

Bildiğim biri var bilmediğim bir yerde. Bilmediğim bütün sırları bilen biri. Bildiğim her sırrı cisminde aşikar eden, cismini değil vehmini hayal duvarına çerçeveleten. Gravier! Allah'ım dedim. Taşlar neden konuşmaz ya da taşlar bir benimle mi konuşmaz? Dili kulağı yok mu onların? Bir çakıl taşından ne umabilirim ki?

Anne! Benim ellerim küçük, parmaklarım ince... Gravier'e dedim ki; ellerim yanmaz mı ellerin ellerime değince? Ama unutmuşum; taşlar konuşmaz. Taşlar benimle konuşamaz. Oysa merhametin ta kendisiydi kalplerimizi ısıtan taşlar. İki dağın arasında, ay ışığına uzanan bir kavisin ütüsüz eteğinde biriktirdiğim taşlar. Dedim ki; madem taşlar konuşamaz o halde bende konuşmuyorum.

Sabaha karşı... Dört buçuğa yaklaşıyor. Ezanın okunmasına yarım saat kadar var. Ulu Camii, yol, sokak lambaları, bir kaç tane sokak köpeğinin acı uğultusu, günün habercisi lacivert bulutlar... Sonra secde, sonra dua, sonra yaşgözü ya da gözünyaşı... İşte her neyse o! Sessizlik. Trafik yok, gürültü yok. Bir ölüm ninnisi boş caddelerde. Devriye gezen polis arabalarının ardı sıra koşasım var İstasyon Bulvarına.

Uykum. Yine geç kaldı randevusuna. Yine bekletti beni. Kafamı nerede bıraktım? Taşhan mı, Çerkez mi? En son Ubeydullah ile konuştum. Hatırlar gibiyim, yastığımı dişlerken düşürdüm...

İşte yatağım. İnsan yiyen yatak. Katil yatak! Bir akrep yuvası saklı yorganımın altında. Yoruldum mu, eyvallah! Uğurlar olsun...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder