2 Şubat 2013 Cumartesi

Sükutun Senfonisi-8

Buruş buruş çenem, ağlamaklı suratım ve oksijen ile ilk defa tanışan ciğerlerim... Kahverengi ile siyah arasında bir çift göz... Gözlerime bakan bir daha bakıyor. Anlaşılmaz bir tesiri var sanırım. Ben ise bilmediğim bu dünyayı tanıma arzusu içindeyim. İlk tanıştığım annemin kokusu oldu. Bir ömür içimde saklayacağım bir koku. "Cennet nasıl kokar?" sualine ne mükemmel bir cevap. İşte, bir el kum saatimi ters çevirdi. Ömrümden saniyeler eksilmeye başlıyor. Ne kadar bir hayatım var, bilmiyorum. Günahsızım, zamanla kirleneceğim. Ama bu kadar günahkâr olacağımı bilemezdim. Günahı kirleten bir adam oluverdim. Sonra kendimi aramaya başladım. Nerede bulacağımı söylemediler. Aradım, çok aradım. Buldum zannettim, ama neyi arayacağımı buldum. Anlaşılan o ki, yıllarca yanlış şeyi aramışım. Ben kendimi aramamalıydım, aradığım benden öte bir şeydi. Tarif edemediğim ama hissettiğim, varlık hikmetim. Öyle ya, toprağa boş yere adım atmamalıydım. Hayatımın, nefes alışımın bir gayesi olmalıydı. Çok kitap okudum, düşündüm. Ama kitaplar açlığımı doyurmadı. Herşeyi ezberledim, ne varsa ezberledim. Ama yine tatmin olamadım. Gezdim, gördüm, nafile... Eksik olan bir şeyler vardı. Sonra yoruldum.

26 Eylül sabahı... Saat 11:06 ve 2010... İşte aradığımı o vakit buldum. O anda kendimi de buldum. Kendimi bulunca herşeyi buldum. Ama bir şey kaybettim. Kaybettiğim neydi? Lisânımı yitirdim. Diyeceğim o ki, 3 yıllık suskunluğum başladı. Her güzel şeyin bir bedeli olmalıydı. Benim payıma sükût düştü. Konuşmadım, ama yazdım. Herşeyi yazdım. Ezberlediklerimi, gezdiğimi, gördüğümü... Ama yazdıklarım bir değer ifade etmedi. Ben de, O'nu yazdım. Kalemim inceydi, O kalemime ağır geldi. Kalem kırıldı. "Kalem kırılsın O kırılmasın dedim."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder