26 Ocak 2013 Cumartesi

Bir çay, bir hayat...

Ocak ayının son haftası, önümüz şubat... Yılın bu zamanlarında buzları titretecek kadar soğuk olan Sivas'ta anlaşılmaz bir sıcaklık var. Kuşlar bile bir başka ötmekte. Bu güzel günü ziyan etmemek adına kendimi Sivas Meydanı'na bıraktım. İstasyon Caddesi'nde bir iki tur attıktan sonra Selçuklu Sosyal Tesisleri'nde biraz çay keyfi yapmaktı niyetim... Adımlarım yavaş, ellerim cebimde (üşümüş değilim), gözlerim simit susamlarını öğütmekte olan küçük serçelerde ve dudağım karanfilin son demlerinde... Derken, çay içeceğim mekana geldim. Kafamı sağa, sola gezdirdim. Nafile... Oturmak için boş bir masa bulamadım. Lakin sağımdaki masa dikkatimi çekti. İki sandalye ve bir adam... Selam verdim, "Müsade ederseniz oturabilir miyim?" diye sordum. "Tabi, buyrun..." dedi. Oturdum. İsmini bilmediğim ve tahminimce 40 yaşını biraz aşmış olan bir adam vardı karşımda. Yüz hatlarındaki bu derin çizgiler, gözlerindeki ince buğu, ellerindeki hafif titreme, bu adamı diğer insanlardan ayırıyordu. Biraz geçti, çaylarımız geldi. Muhabbete şimdi başlayabilirdik.

—  İsminiz nedir?
—  Eyüp... İsmim Eyüp. Sizin?
—  Adnan... Çayını soğutma Eyüp.
—  Haklısınız, çayı sıcak içmek lazım. Fakat bize rastlayan çaylar soğuktu.
—  Öğrenci misin?
—  Bitecek, az kaldı.
—  Okumak en güzeli. Bak Eyüp, dünyada iki tür insan vardır. Okuyan insan ve okumayan insan. Beni sorarsan benim tahsilim pek az. Liseyi bitiremedim. Çok istedim ama imkanlar el vermedi.
—  Üzüldüm. Haklısınız. İnsana hayatta bir defa şans verilir. Bu şansı çok iyi kullanmak gerekir.
—  Öyle... Misal, ben 46 yaşındayım. Bir zamanlar ben de gençtim. Lakin o şansı kullanamadım. Şimdi geriye bakıyorum da, boş bir hayatım var.
—  Neden, efedim?
—  Bir yuva dahi kuramadım. Nasıl söylesem, baba olmak isterdim, evimde bir çorba kaynasın isterdim.

Sohbet devam ederken, çayımızın içimizi ısıtmaya çalışan dumanı, turuncuya çalan buğday sarısı kış güneşine doğru akmaktaydı. Adnan Ağabey'in gözleri rutubetlenir gibi oldu. Anlaşılan çayımıza muhabbet demleyip biraz da efkâr eklemiştik. Hepimiz az çok denizi, yıldızları, işte falanları filanları gördük ve görmeye devam ediyoruz. Nasıl tarif etsem, seveceğiz, sevileceğiz, güleceğiz, ağlayacağız... Ne bileyim, az çok hayatı yaşayacağız. Sonra ölümü koklayacağız bir bahar havasında. Adnan Ağabey korkuyordu. Evet, korkuyordu, çünkü yalnız ölmek istemiyordu. Adnan Ağabey'in ailesi yoktu. Yetim ve öksüz büyümüştü, elinden kimse tutmamıştı. Kime sarılmaya kalktıysa yüz çevirmişlerdi. Adnan Ağabey yoksul birisiydi. Bu sebeptendir ki, Diriliş Mahallesi'nde, sokakta kalan kimsesiz insanlar için faaliyet gösteren bir binada kalmaktaydı. Günü gelir simit satmaya kalkar, günü gelir balık halinde elinden çıkarmaya çalıştığı limonlardan günü kurtarırdı. Benimle tanıştığı günün öncesinde simit satmıştı. Numune Hastanesi'nin köşesinde simit tezgahını kurmuş ve 15-20 lira kazanmıştı.

Adnan Ağabey iyi bir insandı. Görünüşünün aksine son derece güzel bir Türkçe'si vardı. Lisanı akıcıydı ve titreyen sesine rağmen muhabbete devam ediyordu. Adnan Ağabey'i daha fazla yormak istemedim. Anlaşılan istemeden onu üzmeye başlamıştım. Titreyen sesinin altında o kadar çok şey gizliydi ki... Yalnızlık vardı o buğulu seste. Kimsesizlik var rutubetli bakışlarında. Yorgunluğu alnında her yıl daha fazla derinleşen çizgilerde saklıydı. Onu daha fazla üzmemek için müsadesini isteyerek masadan ayrıldım, çayların hesabını kendi ödemek istedi, benden olsun, dedim.

—  Eyüp, sen buraya her gün gelir misin?
—  İki günde bir falan uğrarım Adnan Ağabey...
—  Başını ağrıttım, kusura bakma olur mu?
—  Rica ederim efendim...
—  Dilerim yine muhabbet ederiz.

Buruk bir tebessüm ile kafamı evet anlamında sallayıp paltomu koluma alarak, ağır ağır evimin yolunu tutmuştum. Evet, yalnızlık zordu. Adnan Ağabey'in şu cümlesi kafamın içerisinde tekrar edip duruyordu. "Doğarken yalnızdım, ölürken kimi ararım?"

6 yorum:

  1. Yazınızı içimde hissederek okudum. Çünkü benim de böyle bir anım olmuştu. Yer bulamayınca bir başkasının yanına oturmuştum, muhabbeti derindi ve ondan çok şey öğrendim. Onunla sohbet ettiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kıymetli yorumunuz için teşekkür ederim. Adnan Ağabey ile bir gün yeniden karşılaşır mıyım, bilmiyorum...

      Sil
  2. yazınız pazar sabahımı buruk bir sevinçle karışlamama neden oldu, elindekilerin kıymetini bilmesi lazım insanın, doğarken yalnız olabiliriz ama ölürken yalnız olmamız tamamen bize bağlıdır......

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısınız. Lakin son nefeste yalnızlık bazen insanın elinde olmayabilir. Öyle ya, kaderin de üstünde bir kader var diyor Sezai Karakoç...

      Sil
  3. Blogger izleyici kutusunu blogunuzda bulamadım.Onun yerine e-posta aboneliğiyle üye oldum. Yazılarınızı ve üslubunuzu beğendim. Geç keşfetmiş de olsam kaçırmayacağım yeni yazılarınızı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Derin alakanıza teşekkür ederim. Blogger izleyici kutusu ne yazık ki bozuk.

      Sil