29 Aralık 2012 Cumartesi

Sükûtun Senfonisi-7


Dengemi kaybediyorum, öyle mi? Hayır… Ben dünyamı kaybediyorum. Her şey yerli yerinde sanıyordum. Meğer hiçbir şey yerinde değilmiş. Meğer yıllarca bir gölgenin peşinde sürüklenmişim, savrulmuşum. Sanki gözümden bir takım perdeler kalktı. Her şey yabancı geliyor bana. Şu saatteki saniyelerin tıkırtısı dahi beni perişan etmeye yetiyor. Sanki bir masanın üzerindeyim ve bir el o masanın örtüsünü çekmekte. Her şey benimle birlikte devriliyor sonra… Sonrası yok işte! Sonrası ölüm, anladın mı? Ölüm!

Delirdiğimi düşünmeyin. Bir şey arıyorum, her şeyi tutan bir şey… Beni bana gösterecek ve gösterdiği beni benden alacak, benim yerime benden öte bir şey yerleştirecek.  Ne mümkün? Her defasında yine kendime rastlıyorum. Sanki gözlerimde Yemen’den kalma ince bir buğu var. Ilık bir Ağustos sabahından kalma sızı… Evet, ne zamandır dilimde bu türkü. Giden gelmezmiş diyorlar, acep nedendir? Ben de gittim, ben de geri gelmedim. Ama ne gittiğimi bildim ne de geri gelmediğimi. Kim fark etmedi yokluğumu. İsteyende olmadı varlığımı.

Kafamdan gayrı yüküm yoktu. Ta ki onu da yok bilene kadar. O saatten sonra hiçtim. Hiçlerin vücuda büründüğü yerdeydim. Karanlığın kucağında yıldızları sayıyordum. Sonra uyudum. Bir rüya gördüm, gördüğüm rüya mı hakikat mı, bilemedim. Gecenin kör karanlığında bir gölge buldu beni. Başsız bir gölge… Belki benim, belki hiçin…

Sana hastalıklı fikirlerimden bahsedeyim. Ben bir katilim, hem de yeryüzüne gelmiş ve gelecek olanların en canisi. Çünkü benim en gerekli olan tarafım sakat. İçimdeki hayvan bir kere ürkmeye görsün, ne var ne yok yıkıyor. Haklıyım belki de, en azından hayvan bünyesinin içine oturtulmuş bir celladın ruhunu taşıyorum. En sevdiğim şeylerden bir anda iğrenmem belki de bundandır. Aradığımı bulamadığım gibi bulduğuma da razı olmuyorum. Ne zaman birine rastlasam, içimdeki yalnızlık tekrar nüksediyor. Ben ne yaptım biliyor musun? Suskunluğu öldürdüm… Başı taşla ezilmiş bir solucandan ne farkım var?

Kimileri, sokak başlarında düşman avına çıkıyor. Ben ise kendimi arıyorum. Çünkü kimse kendim kadar bana düşman değil. Görünmeyen bir el var sol omzumda. Bir el, anlıyor musun? Bendeki beni bulmaya kalkıştığım vakit, o el, dur diyor bana. Şimdi değil diyor… Ne vakit, bilen varsa söylesin. Ahmak, ne ararsın kendini, aynaya bak ta gör. Aynada bir yalan bekliyor beni. Yüzümdeki çizgiler, saçımdaki aklar, alnımdaki kırışıklıklar neyi habercisi. Sanki gördüğüm ben değilim. Zehir yutturulmuş, ağzından köpükler saçarak etrafa havlayan bir köpek kadar sefilim. Bir sırrım var… İçimdeki kıyamet…

Sakın beni çıldırıyor sanmayın. Bilmiyorlar beni ve bendeki beni. Anlatamıyorum, anlatsam da anlamazlar. Oyuncakları ile oynayan bir çocuk olsam, hür olsam. Yahut bir söğüt ağacı olabilsem, kış geldiği vakit yapraklarını toprağa bırakan, yaz geldiği vakit yeni yapraklar salan bir söğüt ağacı. Dertsiz, gamsız ve tasasız...

Unutulsam. Beni kimsenin tanımadığı, yüzüme bakarken acıma duygusuna kapılmadığı veya arkasını dönüp beni baştan ayağa incelemediği bir yer bulsam. Var mı öyle bir yer? Delilerin arkasında teneke çalınmayan bir semt biliyor musunuz? Dedim ya; ben suskunluğa ihanet ettim. Sükûtun Senfonisini nasıl duyarım. Belki körlüğü zedeledim. Hakikate nasıl bakarım? Bir azap ki varlığımdan müessir. Anlayamazsınız…

1 yorum:

  1. Aslinda oyle bir yer var. Sukunet.... Kendi icine kapanacaksin,duymuyacaksan kimseni.kafanda yaratacaksin hikayani,icinde yuruyuceksin,icinde konusucaksin,guluceksin,aglayacaksin. Sessizliyin dunyasini kurucaksin icinde. Olum de aslinda bir yasamdir.O yasam icin hazirlayacaksin kendini.....Turkcem icin kusuruma bakma. Azeri turkuyum ben......

    YanıtlaSil