2 Aralık 2012 Pazar

İslam'da felsefe yoktur

Aziz kardeşlerim... Uzun süredir bir fikir yazısı kaleme alamamıştım. Nihayet sırası geldi. Yazımda felsefe ve İslam mevzusunu kaleme alacağım. Vitrinlik bir girizgaha lüzum görmediğimden hemen fikrin kor ateşine girmeyi uygun görüyorum. Felsefe mefhumunun izahatı ile başlamak en doğrusu olacaktır.

Felsefe, tarafsızlıktan yola çıkıp, bulacağı veya bulamayacağı nispet ve istikametlere göre kendisine taraf arayan başı boş düşünce manzumelerinin adıdır. Felsefenin gayesi mücerret fikre ulaşmak değil tam tersine fikri mücerret ufuktan büsbütün alıkoymaktır.
Daha önce dürdüğümüz tarih sayfalarını hata ve sevapları ile tekrar açtığımızda göreceğiz ki, felsefe müessesesinin herhangi bir şubesi kendinden önceki şubeyi düşman bellemek ve kendinden önceki şubeyi çürütmek metodunu kullanarak antitezini geliştirmiştir. Dikkat ederseniz tez değil, antitez... Ne gariptir ki, geliştirilmeye çalışan bu antiteze karşılık, kendinden sonra gelecek herhangi bir felsefe şubeside kendisinin antitezini geliştirecektir. Bu noktada şu temsili vermekte sakınca görmüyorum.  

Bir adam tahayyül edelim, bu adamın eli yanmış olsun ve elindeki bu yanığın acısı adamı perişan etmiş olsun. Bu acıyı dindirmek için elini bir tas suya sokuyor ve elindeki yanığın acısı diner gibi oluyor. Fakat bir zaman sonra bu acı şiddetlenerek devam ediyor. Yeni çareler aramaya kalkıyor... İşte felsefe patronlarının vaziyeti bundan ibarettir. Teşbihte hata olmaz düsturundan hareketle bunu bütün düşünce amelelerine intikal ettirebiliriz.

Şimdi hakikate dönelim.  Hakikat ise, felsefe için güya varılması lazım gelen, fakat asla varılmayan, varılmayacak ve boyuna aranacak olan bir hedef, bir ilk merhaledir. İslam'da felsefede olduğu gibi "eli yanan adamın" başıboş arayışı yoktur. Şu suallere cevap verelim...
  • Neyi arıyorum?
  • Niçin arıyorum?
  • Aradığımı bulunca ne olacak?
İslam'da ise sadece bir ilk temel ve bir ilk ve mutlak arayış... Yani İslam'da hakikat peşin ve varlığın sırlarını aramak ondan sonra... Hakikat ezeli ve ebedidir. O'nun keşfine lüzum yok ancak hakikatin aksettiği varlığın sırlarını aramak var. Bu öyle bir arayış olacak ki, sonunda bulmak olmayacak. Şimdi sual edeceksiniz: "O halde niçin arıyorum?" Hakikate yaklaşmak için. Sırası ise şöyle;

Birbirinin yanlışını çıkartmaktan başka rolü olmayan felsefeyi, perişan ve her dem birbirinin başını yemek gayesinde bir demokrasiye benzetecek olursak İslam'a hakikat saltanatı gözü ile bakabiliriz. Demek varış önce, arayış sonra...

Varışa istinad eden hamlenin adı ise tefekkürdür. Tefekkür en ince tarifi ile Allah'ın hakikati karşısında kulun kulluk şuurunu her an hatırlaması ve varlığın girift sırlarına hikmet nazarıyla bakmasıdır. Varışa bağlı tefekkürün adı da felsefe değil, hikmettir. Meseleyi çerçevelendirmenin vakti geldi: "Felsefe başıboş bir çıkış ve bulamayış, İslâmi tefekkür ise düzenli bir yol alış ve bulduğunu derinleştiriş ve genişletiş..."

Muhabbet ile...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder