9 Ağustos 2012 Perşembe

Aşk olmadan...

Bir madeni değerli kılan nedir? Altını, zümrüdü, yakutu, elması göze sevimli kılan, sevdiren sır... Herşeyin bir sırrı, girift bir manası olduğuna inanan insanlardanım. İnsan ruhu ile var olur, ruhu ölen bir insanın yerin altındakiler ile hiçbir farkı yoktur. Öyle ki, insanoğlu yaratılışından ötürü en güzel duygular ile bezenmiştir. Bir annenin evlatlarına olan sevgisini, şefkatini hangi para tesis edebilir. Bir babanın verdiği güveni hangi güç sağlayabilir... Yarin gözlerindeki ışığı, gül yüzündeki tebessümü, insanın içini ısıtan gülüşünü, ömre ömür katan ılık nefesini, yardan başka kim verebilir?

Aşk ile başlayalım sözümüze... Kıymeti sulandırılmaya çalışılan biricik mefhum. Günümüzde mesele o hadde geldi ki, facebook gibi sosyal paylaşım siteleri sayesinde sabah/öğle/akşam olmak üzere insanlarımız üç öğün olmak sureti ile yeni insanlar ile tanıyorlar... En çok kullandıkları kelime de aşk... Aşk, üzerinden hergün binlerce insanın yürüdüğü kaldırımın kuytu bir köşesinde başını gökyüzüne kaldıran narin bir çiçektir. Ağızların sakızı haline gelen bir kavram... Nasıl ki o kaldırım çiçeğinin ezilmeme ihtimali yoksa aşkında incitilmeme ihtimali yoktur.

Bizler aşk kavramını, bir erkek ve bir kadın arasındaki gönül bağı olarak öğrendik. Son derece naif ve kırılgan olan bu gönül bağını sağlamlaştırmak için aşkın temellerine güven ve teslimiyet kattık. Aşk, bir erkeğin bir kadına yada bir kadının bir erkeğe beslediği hislerden ibaret miydi? Bir tiyatro oyununda uygun bir sahneye yerleştirilen bir obje olmasa gerekti, aşk... İnsanın taşıyabileceği türden bir mesele olmadığını anladım... Aşkın Gözyaşları'nda okuduğumuz üzere: "Aşkı bilmeyen bahçe, toprak, su olabilir mi? Bir kelime olabilir mi? Aşkı bilmeden bir insan yazıya oturabilir mi?"

Yunus Emre ne diyordu?

Aşığım, aşığım, ölmezem artık...
Boyandım rengine solmazam artık...

Yunus Emre'nin tarifi ile aşk ötelerin ötesine ait, zaman ve mekandan soyutlanmış bir his... Ölen bedenlere sığmayacak kadar büyük. Kim neye susamış ise onun hayali ile yaşar ve O'na aşk besler. Hasreti, bekleyişi, özlemi, sabrı, ümidi, tesellisi hep onun içindir.  Büyük Anadolulu Yunus Emre diyor ki:
Sofilere sohbet gerek,
Ahilere ahret gerek,
Mecnunlara Leylâ gerek,
Bana seni, gerek seni.
İnsanoğlu gereğinden fazla bu dünyaya önem verirse, maddenin esiri olursa ruhunu kaybeder. Yaşama gayesi maddi kaygılar üzerine kurulu olan bir insan ise sadece nefes alıp veren ve boşluktan mekan işgal etmekten başka bir faaliyeti bulunmayan bir canlıya dönüşür.

Mevlana Hazretleri ne güzel buyurmuşlar... "İnsan neyi arıyorsa odur." Bir insan tahayyül edelim, bir ömür boyunca bu fani dünya meseleleri ile meşgul olmuş bir insan... Mevlana Hazretlerine göre bu fani dünya bir yansımadan bir gölgeden ibarettir. Yani gelip geçicidir. O halde bir ömür dünya ile meşgul olan bu insanda bu dünya gibi geçicidir. Ebediliği, kalıcı olmayı istiyorsak arayışı içinde olduğumuz hedefte ebedi olmalıdır. Dedik ya, insan neyi arıyorsa odur. Gayemiz aşkı aramak ise zaten aşkı bulduk demektir. Sözümüz aşk olsun... Aşksız yapılan her ibadet boşunadır. Bir otomat gibi bir robot gibi namaz kılan insan gitsin başını bir kayaya vursun, ta ki aşkı bulana dek... Aşk olmadan...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder