14 Mayıs 2012 Pazartesi

Yokluğun Karanlığında Varlığı Aramak

(Bu yazı Büyük Doğu Haber'de yayınlanan köşe yazımdır.)

Batı dünyasının yetiştirdiği ünlü Fransız filozofu Descartes’in meşhur bir cümlesi vardı. “Cogito ergo sum.” Türkçe meali ise “Düşünüyorum o halde varım.” Descartes’e göre insanın var olmasının temel şartı düşünme vasfıdır. Descartes septik bir zihin yapısına sahipti. Genel geçer fikirlerin dışında var olan her şeyden şüphe duymayı gaye edinmişti. Aydınlanma devri dedikleri Rönesans ile birlikte yeniden doğan Batı Adamı, bütün manevi değerlere karşı taarruz haline geçmiş ve orta çağ devrinde skolastik düşünme sisteminin kalesi olan kiliselere karşı bugüne dek sürdürdüğü bir yıkım hareketi başlatmıştı. Böylece Batı Adamı bir taraftan akıl direğindeki örümcek ağlarını temizlerken diğer taraftan ise kuru akıl mefhumlarının ağlarını örmekteydi.

Orta çağ döneminde “düşünme kabiliyetine” pranga vurulan Avrupalı, bilim çağı dediğimiz şu asırda, cinnet derecesinde, kendi eli ile çarklarını yerleştirdiği makineye karşı tahakküm etmenin yollarını aramakta. Müspet ilimleri insanlığın hizmetine sunmak yerine, kendi marifeti ile kendisini yok etmenin formüllerini araştırıyor, hesaplarını yapıyor. Öyle ki insanlığın yakın tarihine baktığımızda Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak canavarlaşan insan ırkının kanlı elleri arasında celladını bekleyen insanoğluna rastlamaktayız. Peki, bir ucu makinenin çarkları arasına sıkışmış bulunan insanoğlunun boynundaki esaret tasmasını çıkarabilecek sistemi nerede aramak gerekir? Kendi eli ile kendisini esir eden ve bir taraftan hürriyetine kavuştuğunu zannederken aslında en büyük hakkı kendisinden öz eli ile çalan insanoğlunun muhtaç olduğu sistemi İslam’dan başka bir yerde aramamak gerekir. Bir zamanlar papazların emri ile “dünyanın yuvarlak olmadığına” muhalefet etmekten yargılanan ve idamı istenen Batı’nın bilim insanları, şimdilerde dünyanın ve müteakiben evrenin tesadüfler sonucu meydana geldiğini savunacak kadar akıl müesseseleri yerle bir olmuştur.

Yazımın hemen başında belirttiğim insan, kendisinin var olduğunu tasdik etme çabası sonucu kaybolduğu karanlık akıl odalarında bir çıkış yolu aramaktadır. Ve netice olarak büyük ruhi buhranlara düşmektedir. Göreceğiz ki dünyada intihar vakalarının en fazla görüldüğü toprakların başını Avrupa, Amerika ve Çin çekmektedir. Allah’ı tanımayan, bütün manevi değerleri reddeden ve varlığın yokluktan geldiğini düşünerek kendi kendisini yokluğun kucağına iten, insanın muhtaç olduğu manayı-namütenahi ruhu bulamayan insanlığın kurtuluş iksiri İslam’da mevcuttur. Zaten akın akın İslam’a koşan binlerce, on binlerce insan bunun en keskin ispatıdır.

İnsanın var olma meselesini çözmesi için evvela şu suali cevaplandırması icap eder.

“Niçin varım?”

İnsanoğlu bu dünyada niçin bulunduğunu idrak etmedikçe, nasıl yaşayacağını ve yaşamanın gayesini de anlayamaz. O vakit aynen bir nebat gibi sadece soluk alıp veren ve biyolojik fonksiyonlarından başka bir marifeti olmayan insan kılığına girmiş bir hayvana dönüşür. Bu kısma kadar Batı Adamı dediğimiz insan tipinin ruhi buhranlarından ve var olma –kendisini ispatlama– mücadelesinden bahsettim.

Peki, Doğu Adamı?

Batı Adamı’nın ağaç köklerini kemirerek hayatını idame ettirdiği Orta Çağ demlerinde, Altın Çağını yaşayan İslam Coğrafyası gerek müspet ilimlerde gerekse ruhi ilimlerde bugün bile üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan eserler vermiştir. İslam’a kayıtsız şartsız teslim olan ve Allah’ın biricik sevgilisinden başka tutunacak nokta görmeyen Doğu Adamı, Türk marifeti ile tarihin görüp görebileceği en büyük imparatorluğunu kurmuş, bir ayağı Asya’da bir ayağı Avrupa’da bir ayağı Afrika’da olan bu yüce medeniyet karşısında, Batı Adamı’nın iftiharla bahsettiği Roma İmparatorluğu mahalli beylik derecesine kadar küçülmüştür.

İslam’a inanan milletleri bir arada tutan bir düğüm vazifesi gören halifelik makamının gayesinin dışına çıkıldığı andan itibaren, bir diğer ifade ile çürümeye, kurtlanmaya başlayan bu asırlık söğüt ağacının köklerinin toprak dışında kaldığı – bu köklerin can suyu olan İslam’a erişemediği andan itibaren hem ruh planında hem de madde planında felaketlere kapı açılmıştır. Batı Adamı’ndan daha vahim bir merhaleye düşen Doğu Adamı, kökleri kesilmiş bir söğüt ağacı misali en hafif rüzgarda dahi devrilmeye mahkumdur. Fakat ne ibrettir ki, yüzlerce yıldır köklerine su yerine zehir verilen bu söğüt ağacı hala dipdiri ve yepyeni bir vaziyette ayakta kalabilmeyi başarmış, belki O’nu toprağa diken Fatihlerin hürmetine yıkılmamıştır.

Batı’da gelişen fenni ilimleri yok sayan ve “İlim Müslümanın yitik malıdır. Nerede bulursa almalıdır.” Ölçüsüne rağmen tavrında ısrar eden Doğu Adamı, Avrupalının hakimiyeti altında milyonluk toprakların değerini kuruş ölçüsüne kadar indirmiş ve sahibi olduğu mübarek kubbeleri dahi muhafaza edememiştir.

Son söz…

Aziz ve muhterem kardeşlerim, var olma mücadelesini hem Batı Adamı’nın hem de Doğu Adamı’nın penceresinde ele alıp tetkik ettim. Tarih cetveli üzerinde geriye aktığımız zaman karşımızda beliren tam manada var olma mücadelesinin sadece kuru akıl idareleri ile veya sadece ruh planıyla kazanılamayacağını gördük. O halde yokluktan varlığı dilenmek yerine var olmanın namütenahi çizgisine erişmek gerekir. Var olmak için yalnızca kuru düşünce yetmiyor… İnsanoğlunun gerçek manada var olabilmesi için ruh kökünün İslam’a bağlanması ve o kökün beslediği dalların ilim sahasına tutunması gerekir. Vesselam…

1 yorum: