24 Mayıs 2012 Perşembe

Üstadı Anmak mı, Anlamak mı?

[Bu yazı 24 Mayıs 2012 tarihinde Büyük Doğu Haber yayınlanan köşe yazımdır.]

Ahmet Necip Fazıl…

Türk Edebiyatı’nın erişilemeyen doruk noktası, şairler sultanı, büyük fikir ve aksiyon adamı Üstat Necip Fazıl Kısakürek'i hakka yürümesinin 29. yıl dönümünde rahmet ile anıyorum.

O’nun sanatının değerini karşılayabilmek için güneş çapında bir pırlantaya ihtiyaç duymaktayız. Prof. Dr. Süleyman Yalçın'ın ifadesi ile;

"Fevkalade kolay, hazırlıksız ve tashihsiz Üstat kadar çok yazan belki bulunabilir. Bununla beraber onun kadar değişik vadilerde ve her birinin değeri tartışılmayacak kadar yüksek vasıflı eser veren bir başka sanatkâr, zannederim bulunamaz."

O, bir takım kafiyeli tekerlemelerin sanat eseri olarak kabul edildiği bir dönemde, Türkiye’nin aydın güruhuna sanatın ne demek olduğunu öğretti. O’nun erişilmez zekâsı sadece edebi başucu eserleri ile sınırlı değildi.
Aynı zamanda, yıllar boyunca kaleminden damla damla sızan fikriyatını İslam teknesinde yoğurup, kütüphanelik çapta dev eserler vermişti. Velhasıl, yakın tarihimizin sanat sayfasına ismini zümrüt ile bezenmiş harflerle yazdırmış, bayraktarı olduğu İslam davasını temellerini de Mukaddesatçı Türk Gençliği’nin kalbine nakış nakış işlemişti.

1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, İman ve İslam Atlası adlı eseriyle fikir dalında Millî Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) unvanını kazanmasına rağmen, günümüzdeki sanat çevreleri, sırf İslam davasının biricik bayraktarı olduğu için O’nun sanatını küçümsüyorlar. Bugün şehir tiyatrolarında sahnelenen oyunları irdelediğimizde geçen yıla kadar, Üstadın altında imzası bulunan bir tek piyesin sahnelenmediğini görürüz. Bu yıl bu eksikliği fark eden idarecilerimiz, Necip Fazıl’ın piyeslerini sahnelenmesi adına çalışmalara başladı. Ancak malum cenahın tepkisi gecikmedi. [İşte ispatı: Tıklayın]

Oysa dil ve ifade olarak, bilhassa nesirde Süleyman Razif ve Namık Kemal ekolünün devamı sayılabilecek olan Üstat Necip Fazıl Kısakürek, bütün bunlara rağmen hem şiirde, hem de nesirde kendi ekolünün yalnız ve zirve adamıydı.

Bizler ne yapıyoruz?

Bizler, kendisini Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in bayraktarlığını yaptığı İslam davasına “mücahit” olarak addeden bizler…

Ruh hamurumuzda Üstat Necip Fazıl’ın parmak izlerinin bulunduğu iftiharla haykıran bizler…

Üstadın hedef gösterdiği Büyük Doğu idealine emin adımlarla yürüyen, bu yürüyüşte ayaklarımıza batan dikenleri dahi fark edemeyecek kadar dava aşkı ile kavrulan, yanıp tutuşan bizler…

O’nu yılın muayyen zaman dilimlerine hapsedip, kuru törenler ile anmaya kalkmak, O’nun manevi şahsına ve davasına karşı işlenmiş en büyük cinayettir. İşte bütün mesele: Anlamadan anmaya kalkışmak…

Üstada karşı büyük bir sevgi beslediğini iddia edip, Üstadın ismini sadece sosyal paylaşım sitelerinde kullanmaktan öteye geçemeyenler, kendilerini bu davanın neresinde görüyorlar. İdeolocya Örgüsü isimli davanın temel taşını kitap raflarında gördüğünde, kitaba odaklanmak yerine "örgü" kelimesine takılan zihinler var. İş o hale geldi ki, kendisini Büyük Doğucu zanneden birisi şöyle dursun, ileride edebiyat öğretmeni olacak üniversite öğrencisi dahi Necip Fazıl’dan bihaber.

Suçlu kim?

Bir zamanlar milyonları rahmet selleri üzerinde taşırken, bugün isminin edebiyat kitapları dışına çıkmadığı Üstadı niçin anlamıyoruz, anlatamıyoruz?

Dava hayatı, 1934 yılından başlayarak 1983 yılına kadar zindanlarda geçen yarım asırlık söğüt ağacına karşı, kendimizi ne kadar borçlu hissediyoruz?

Bu suallerin cevabını bulduğumuz an, Üstadı anlamaya ve layığı ile anlatmaya başlayacağız. Bu manada Üstadın aziz hatırasını ve bayraktarı bulunduğu İslam davasına metot teşkil eden, Büyük Doğu idealini devam ettirme niteliği taşıyan Büyük Doğu Fikir Ocakları’na teşekkürü borç biliyorum. Bütün manevi değerlerin ve kıymet ölçülerinin çukurlaştığı bu demlerde davaya gönül veren sayılı insanları bir araya getirmesi bakımından BDFO büyük önem arz etmektedir. Bu manada Üstadın sonsuzluğa gözlerini açışının 29. yılında tertip edilmesi planlanan törenlerin de ayrı bir önemi var. Bugün gençlerimiz arasında bir fıkra malzemesi olarak kullanılan ve vapur hikayelerinden öteye geçemeyen bu mesele, ancak BDFO gibi öncü kuruluşlar ile aşılacaktır.

Son söz…

Aziz kardeşlerim, yazımı nihayetlendirirken sizlerden bir istirhamım olacaktır. Üstadın dili ile:
“Şimdi sıra en büyük dileğimde... Müslümanlardan, Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa, şunları istiyorum: Her ferdin, herhangi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için "Necip Fazıl"ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir. Her ferdin, en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi... 70 bine dolması lazım... Bir de, üzerimde hakkı olanların bunu ALLAH rızası için helal etmeleri...” Kısakürek, Necip Fazıl

1 yorum:

  1. Yüreğine sağlık.Üstadı anlamadan anmak.

    Gerçekten üzüntü verici bişey.

    Saygılar

    YanıtlaSil