14 Kasım 2011 Pazartesi

Buz ve Ateş

Yıldızlı bir gece idi. Gökyüzü bütün saflığı ve berraklığı ile karşımdaydı.
Bir çınar ağacının güneye bakan yamacında ayın yüzeyindeki çukurları saymak ile meşgul iken bir ateş yaktım. Biraz ıslak olan odunlar ilk önce yanmamak için ateş ile amansız bir mücadeleye girişselerde nihayetinde teslimm oldular. 20 dakika sonra sıcak kanlı, insanın içini ısıtan o masum hallerini alacaklardı. Biraz, ellerimi bu tatlı sıcaklığın koynunda ısıtmayı denedim.
Ateş böceklerinin "Buz ve Ateş" isimli senfonisi ile uzak diyarlara gittim. Fakat aynı ritimler ve sesler uykumu getirdiğinden hazırda beklettiğim bitki çayına ateş ile randevu verdim. Ateş biraz zayıf kalmştı. Onlardan ayırdığım diğer kardeşlerinide alevlerin arasına teslim edip bu özleme bir son verdikten sonra alevlerin üzerine fokurdayan bitki çayımdan üfleye üfleye birkaç yudum aldım. Türlü çeşit biktinin özünü barındıran bu suyu çok seviyordum. Şeker takviyesi yapmamama rağmen oldukça yoğun güzel bir tadı vardı.
Biraz uzanmak istedim. Erişemediğim fezada asılı duran yıldızlara dokunmak istiyordum. Hangisi idi benim yıldızım? Şu mahzun mahzun biir köşe duran sıska yıldız mı?  Yoksa kuzeyde ihtişamını sergileyen ve mağrur bir bakış ile küçüklüğümü yüzüme vuran mı?
Yok yok onlar değildi. Sanırım benim yıldızım ben doğarken kaymış. Çay dahi engel olamamıştı taarruza geçen uyku halime. Gözlerin tek bir noktada kilitli kalıyor ve ben türlü hayaller ile karşılıyordum zamanı eriten uykuyu. Bunlar uyumadan önceki son çırpınışlarımdı. Biraz eskiyi hatırlayayım. Hangi hatıram canlansın gözkyüzünde. Arkadaşlarımız ile birbirimize yaptığımız türlü şakalar belirdi bir an. Sonra bir gözleri ahu için geçen yıllarım aydınlattı perdeyi. Sonrası ise garip bir karanlık ve soğuk...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder