20 Ağustos 2011 Cumartesi

Harlem'in Beyaz Atlısı / 10. Bölüm

O Harlem'e, ben İstanbul'a...
Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Yankee Clipper
Yankee Clipper ekspresi gecikmişti. Boston-New York arası gün aşırı seferleri, New Haven ve Hartton şirketlerinden başka üstlenen yoktu. Adam akıllı ulaşım şirketide yoktu zaten. Rayların titrediğini hissettim, bir an için... Sanırım Yankee Clipper ekspresi yaklaşmıştı. Dediğim gibi oldu, çok geçmeden yolcularını almaya başladı. Yolcular arasında kızıla çalan ten rengi ile kendisini farkettiren Malcolm Little'da vardı. Boston-New York arası ortalama dört saat sürmekteydi.

Yankee Clipper'ın dar koridorlarında gezinmeye başladı. Açık bir pencere bulmuştu nihayet. Rüzgara karşı güneşin yakıcılığını hissediyordu, kavruk kızıl teni üzerinde. Hemen sağında o zamana göre kaliteli sayılabilecek bir yol akıp gidiyordu. İşte, 1958 model bir Cadillac var gücü ile tren ile kapışıyor, bazen yorulup nefeslenmek için yavaşlıyor...

Esasında Malcolm'un, Boston'da yaşamı gayet iyi gidiyordu. Boston'da kendi çapında bir çevrede edinmişti. Öyle ki dans gecelerinin tanınan yüzü haline gelmişti. Onu Boston'dan alıp götüren Ella idi.

Harlem sokakları
Ella, Malcolm'un Boston'dan uzaklaşmasını ve bir dans gecesinde tanıştığı -beyaz ve sarışın- Sophia'dan ayrılmasını istiyordu. Yataklı vagon bölümünde hizmetçilik yapan bir adam dikkatimi çekti. Olayların akışını izlediğimde anladım ki bu yaşlı adam Ella'nın bir tanıdığı olan Rountree adında yaşlı bir adam... Ella ile kısa sayılabilecek bir sohbetin içerisine girdi, Rountree... Malcolm'u demiryollarında işe alabileceğini söylüyordu.

Henüz 16 altı yaşını doldurmamış Malcolm, New York'u merak etmiyor değildi. İş teklifini öğrendiğinde teklifi düşünmeye başlamıştı. Ella bu arada Sophia'dan bahsetmeye başladı. Malcolm, Ella'nın sözünü dinleyeceğini söylesede Sophia ile görüşmeye devam edecekti. Belki de Sophia'nın beyaz oluşu bile Malcolm'un ona bağlanması için yeterli bir sebepti.

Malcolm daha Lansing'de bir çocuk iken New York'un ve özellikle Harlem'in ne kadar dehşetli bir yer olduğunu işitmişti. Öyle ki Ku Klux Klan'lar tarafından öldürülen babası, Malcolm daha küçük bir çocuk iken Harlem'i gurur duyarak anlatırdı. Hayatı boyunca Lansing beya Boston'da yaşayıp New York hayali kuranları toplasanız yeni bir şehir elde etmiş olursunuz. Böyle yerlerde yaşayıpta New York'a gitmek pahalı bir işti.

Harlem cephesinde bunlara şahit olurken Rahmi Usta'nın boğuk sesi ile irkildim. İki ayı geçmişti, maden ocağında çalışmaktan sıkılmıştım. Güneşe hasret geçen günlerimizi ay ışığı ile ısıtmaya çalışıyorduk, ne fayda...

Otobüs garında
O gece son maden ocağında son günümü geçirmeye karar vermiştim. İstanbul'a dönem kararı aldım. Ertesi gün iş arkadaşlarım ile vedalaşıp birkaç parça eşyamı da toparlayıp düştüm yollara. Sabahın bu saatinde şehire giden araba bulmak mümkün değildi. Kestirme olsun diye eski toprak yolu kullandım. 3 saat sonra apartmanların çatı katlarında gökyüzünü selamlayan televizyon antenlerini görmeye başladım. Sanırım merkeze gelmiştim. Yol üstündeki eski bir binaya monte edilmiş bir çorbacıya rastladım. Sıcak bir tarhana içip açlığımı giderdikten sonra İstanbul'a giden otobüslerin uyukladığı otobüs garını aramaya başladım. Nihayet sora sora bulmuştum. 19 numaralı koltuk benimdi -cam kenarı olması biraz olsun moralimi düzeltmeye yetti.-

Ertesi gün bu saatlerde Eminönün'de balık ekmek yemenin hayali içerisinde, uzun ve ince olan kıvrımlı yolların dansını izliyordum. Yollar bazen kollarını açıyor, bazen hiç oralı bile olmadan hedefe devam ediyordu. İki buçuk ay boyunca 5 bin liraya yakın para biriktirmiştim. İstanbul'a ulaştığımda hemen iş aramaya başlamayacaktım. Bu para beni beş ay idare ederdi. Şimdilik muhasebe defterini kapatıp, gözlerimi ödüllendirmenin zamanı geldi diye düşündüm. Ve karanlık...
Devam edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder