21 Mart 2011 Pazartesi

Harlem'in Beyaz Atlısı / 8. Bölüm

Günler akarken...
Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur
8. Bölüm
Boğaz gözümde tütüyor.
Günler hızla akıp geçmekte, haftalık aldığımız ücretleri büyük bir sabırla biriktirmekteydik. Yaklaşık üç hafta olmuştu siyah elması yerüstüne çıkarmaya başlayalı. Amacım birkaç ay daha çalışıp yeterince para biriktirdikten sonra İstanbul’uma geri dönmekti. Boğaz gözümde tütüyordu. Denizin kokusunu ciğerlerime doldurmakta para ile değildi ya arkadaş. Emin önünde balık ekmek yediğim günler hatırımıza geldikçe özlemimiz bir kat daha artıyordu. Kemal’in pek umursadığı yoktu. Zaten aslen İstanbullu değildi. Babası Kayserili bir tüccar, annesi ise Azeri bir kadındı. Babasının vefatından sonra peşinden annesini de kaybetmişti talihsiz. İstanbul’a ise amcasının yanında sığıntı olarak yerleşti. Bir vakit sonra dedesini de kaybetti. İşte o büyük evde dedesinden miras kaldı. Rahmetlinin adı Abdullah imiş. Üç yıldır bir yuva kurmaya çalışır fakat elinden tutan bir büyük olmadığından benim yoldaşlığıma razı gelir.

Yavaştan madende ki arkadaşlar ile kaynaşmaya başlıyorduk. Sohbetlerimiz artık birbirimizi daha yakından tanımak içindi. Hüseyin arkadaş bir demlik daha çay demledi. Bu kadar yeter diyerek yerimden kalktım. Yatak halini verdiğimiz kanepe bozması divana geçip uzun zamandır okuma fırsatı bulamadığım kitabımı okuyacaktım. Hızla sayfaları karıştırdım. 173 sayfada bir işaret buldum. Sanırım burası kalmış olduğum bölümdü.

Kuzeyin büyük kentlerindeki Zenci mahallerine sonradan gelip yerleşmiş olan yüz binlerce taşralı gibi Malcolm’da bu yörede moda olan her şeyden geri kalmıyordu. “Zoot” stili elbiseden, kafa düzelttirmeye, içkiden esrarlı sigaraya kadar hepsini denedi. Fakat hala dans etmesini beceremiyordu.Bu onun için bir utanç vesilesi idi. Dans yuva partilerinin vazgeçilmez bir öğesi idi.

Daha öğrenemedi mi?
Bir zaman sonra Malcolm’da bir partide itişe kakışa zıplayan bir kalabalığın arasında buldu kendisini. O hep beyazlardan görmüştü dans etmeyi hiç siyahlara bakmamıştı. Siyahlar dans ederken belli hareketlere, figürlere göre dans etmiyordu. Serbest idi, içlerinden nasıl geliyorsa o anda öyle dans ediyorlardı. O günden sonrada ortaya kendisini ortaya atıp ta kafasını koparırcasına dans ettiği bir parti olmadı. Bu danslarda eşi aralarından en esaslı olan Laura idi. İlerleyen günler aralarının daha da samimi olmasını sağlamıştı. Bale salonunun köşesinde bulunan Pastanede çikolatalı süt içmeye zor ikna etmişti. Laura içine kapanık bir kızdı ve çok iyi dans ediyordu. Oldukça kibar ve nazikti. Bu özelliği Malcolm’u çok etkilemiş olacak ki Laura ile buluşmadan önce mutlaka kafasını düzelttirir, gri takımlarını parlatırdı.

Malcolm ayakkabı boyacılığından istifa edip Laura ile buluştukları pastanede çalışmaya başladı ablası sayesinde. Artık hergün Laura’nun pastaneye uğraması için dua ediyordu.

Kemal ensemi tutup bırak şu kitabı arkadaşım. Okey oynuyoruz bize katıl diye çıkıştı. 15-20 sayfa okumuştum ki kitabı yastığımın altına koyup masaya oturmak zorunda kaldım. Kaybeden çamaşırları yıkayacaktı. Eşli oynuyorduk. İlk üç eli Kemal ile ben almıştım ki, Hüseyinler birden atak yapıp partiyi bize yıktılar. Çaresiz çamaşırları yıkamak zorunda kaldık. Buz gibi su ellerimizi adeta kesiyordu. Gece on ikiye yaklaşırken ışıkları söndürdük.

Saatin o acı çığlıkları odayı ayağa kaldırmıştı.

Eski bir masa var.
Eski bir masa var.
Bu yeni odada.
Odayı mı eskitmek gerek,
Masayı mı yenilemek.
Üşüyorum...
Ateş kalmamış hiç sobada.
Sobayı mı yakmak gerek,
Yazı mı beklemek.
İşte yaktım sobayı,
Artık odam sıcacık.
Çayı da demledim işte.
Püfür püfür...
Üzerine karanfil mi gerek.
Kokuyu süpürür...
Kapı çaldı geldi birisi.

Gelen Rahmi ağabey idi. Kahvaltıyı bizimle birlikte yapacakmış. Şart koştuk, yumurtaları sen kıracaksın diye… Bu sayede kahvaltı derdinde kurtulmuş olduk.

Tekrar çıktı Hüseyin.
Biran evvel madene inmek lazımdı. Gececileri bekletmek olmazdı. Sıra bizde idi, aldığımız parayı hak etmek için çalışmak gerekir değil mi?
Ağır ağır karanlığa erişirken kafamızdaki ampulleri yakmaya başladık. Hüseyin’in baretinin pili bitmiş. Aynı yolu tekrar geri dönmek zorunda kaldı. Kömür dolu vagonlar yukarı doğru Hüseyin’i de beraberinde götürdü.

Arada bir Rahmi usta bizi kontrole geliyordu. İşten kaytaranları tespit etmek en sevdiği görevdi. Biraz saf biri olmasına karşın paranın hesabını iyi yapardı. Haftalıklarımızı ne bir kuruş eksik ne bir kuruş fazla verirdi. Güvenilir birisiydi. Öğlene doğru yarım saatlik molamızda bir sigara yaktık. Başımızı kömüre gömmüş var gücümüzle çalışmıştık. Bu aralar günde üç dört tane sigara içer olmuştum. Doğrusu param olduğu zamanlarda bu kadar içiyordum İstanbul’da.

Merkezden Marlboro getirmişti Kemal. Haftada bir Marlboro getirirdi. Boğazımızı temizlerdi aklınca… Birde yemekten sonra yaktık. Tadı bir başka olurdu bu gavurun yemeklerden sonra. Madende kesinlikle içilmesine müsaade edilmezdi.

İşte ateş böcekleri yavaş yavaş ötmeye başladı. Yüzlerce metre aşağıda bir senfoniyi duyar gibiyim. Yada kazma sesleri mi kulağıma gelen melodiler… Yanık bir türkü tutturdu Hüseyin sonra, koşar adımlarla çıktık bu yolu gececilere ayıp olmasın diye.

Eve vardığımızda yemekleri hazır bulduk. Herkes birbirine bakarken Rahmi Usta çıktı mutfaktan. Bugün Kemal’in doğum günü idi. Rahmi Usta’nında hediyesi buymuş.
Devam edecek…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder