18 Şubat 2011 Cuma

Harlem'in Beyaz Atlısı / 6. Bölüm

Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.
6. Bölüm
Bütün eşyalarımı hazırladım. Eski bir bavula sıkıştırmaya çalıştım. Gömleklerim, pantolonlarım, kazaklarım… Yarın yola çıkacaktık. Şu ana kadar hiçbir işte düzenli çalışmamıştım. Fakat bu sefer düzenli çalışmak istiyordum. Şimdiye kadar çalıştığım işlerde birkaç ay gece gündüz çalışır hedeflediğim para miktarına ulaştıktan sonra bir iki sene o para ile idare ederdim. İşte böyle idi daha öncekiler…

Kemal'in Dedesinin Evi
Bütün gece gözlerim tavanda bin bir türlü hayal kuruyor, maden ocağını merak ediyordum. Yerin binlerce metre altında çalışacaktık. Birkaç sene önce işe başlayacağım ocakta bir patlama olmuştu. Fakat kurduğum hayaller içimdeki bu korkuya yer bırakmadı. Biraz sonra semada yıldızları sayarken uyuyacaktım.
Gözlerimi tekrar açtığımda güneşin doğmuş olduğunu gördüm. Yoksa Kemal’lerin arabasını kaçırmış mıydım? Beni beklemeden mi gitmişlerdi Zonguldak’a… İçimden olur mu öyle şey diyordum. Bir taraftan da saati arıyordu gözlerim. Fakat saatin bozuk olduğunu sonradan hatırladım. Üzerimi değiştirip kapıyı kilitledikten sonra hemen iki sokak aşağı Kemal arkadaşımın evine koştum. Soluk soluğa kalmıştım. Hava soğuktu. Ciğerlerime dolan soğuk hava içimi titretti. Kemal’in sobası tütmüyordu. Her sabah mutlaka sobasını yakar çayını demlerdi. Gitmiş miydi yoksa? Saat büyük ihtimalle altı idi. İçimde ki bu korku ile Kemal’in kapısı çaldım aynı zamanda dua ediyordum.

74 Model Ford Taunus
Bir iki dakika bekledim. Kimse çıkmadı… Bu sefer bir haciz memuru nidası ile kapıya vurdum. Hakikaten kimse yoktu. Beni unutmuş olmalarına ihtimal vermiyordum. Aklımı toparlayıp hemen Kemal’in amcasının evine koştum. Murat Amca’nın arabası ile gidecektik çünkü. 74 Model bir Ford idi. Beş dakika sonra ulaştım eve. Sağa sola bakındım hemen. Fakat kimse yoktu. Çaresiz adımlar ile evimin yolunu tuttum. Gece fazlaca hayal kurduğumdan gerçeği yaşamaya pek bir şey kalmamıştı sanırım. Ellerimi birbirine kenetlenmiş ağır adımlar ile evime ilerdim. Biraz sonra eve ulaştığımda karşımda Kemal arkadaşımı gördüm. Kızgın bir ses tonu ile:

—Yarım saattir seni bekliyoruz nerdesin?

Bende kızgın fakat yüzümde beliren tebessüm ile senin eve gittim yoktun ardından Murat Amca’nın evine baktım orada da yoktunuz. Beni bırakıp gittiğinizi düşünmüştüm. Birkaç saniyeliğine ikimizde sustuk. Murat Amca ağzında sigarası ile bize seslenmeye çalıştı.

—Yeterince beklemedik mi? Ne duruyorsunuz binin arabaya!

Loew's Poli
Bavulumu bagaja yerleştirmeye çalıştım. Fakat yer kalmamıştı bagajda. Mecburen koltukta ki kasaların üzerine yerleştirdim. Fakat bir şey eksikti. Evet, o kitabı yanıma almamıştım. Hemen arabadan inip eve girdim. Masamda beni bekleyen sayfaları alıp kapıyı kilitledim ve yeni umutlara doğru yol almaya başladık. Dört saat aralıklarla geçirdiğimiz yolculuğumuz nihayet sona ermişti. On yedi saatlik bir mesafenin ardından kalacağımız eve ulaştık. Bizler gibi maden ocağında çalışmaya gelen üç kişi daha vardı. Üç odalı evde altı kişi kalacaktık. Ertesi günü çalışmakla geçireceğimizden günü dinlenmek ile geçiriyorduk. Bavulumdan eşyalarımı dolabıma yerleştirdim. Sonradan yanıma aldığım kitabı fark ettim. 150. sayfaya işaret koymuştum. Fakat 162. sayfaya da bir işaret koymuştum. Ben olayları atlamamak için 150. sayfadan tekrar başladım. Kitap bu üç odalı kömür kokan evden aldı Lansing’in dar sokaklarına bıraktı. Sanırım Atlantik’i bu kadar hızlı geçen yoktur benden başka. Massachusetts Caddesi üzerinde idim. Leow Devlet Tiyatrosu ile Roseland Devlet Bale Salonunun o büyük insanı heyecanlandıran binaları yan yana hizaya gelmiş beni selamlıyorlardı. Malcolm oraya ilk kez gittiğinde “Gelecek Program” Gleen Miller’ın konseri idi.

Herşey farklı idi burada.
Kitap Malcolm’un Boston’daki ilk ayını sağda solda ağzını ayıra ayıra geçirdiğini söylüyordu. Köşe başlarında, bilardo salonlarında, lokantalarda, barlarda gününü gün eden ve hiçbir iş tutmayan “kediler” onu tam anlamı ile büyülüyordu. Bunların saçlarının nasıl olurda beyazların ki gibi dümdüz ve parlak olduğunu düşünüyor ve bir mucize görmüş gibi şaşkınlık içinde bakıyordu. Bunu daha sonra üvey ablası olan Ella’ya sorduğunda buna “kafa düzeltmek” dendiğini öğrendi. Malcolm Boston’un çok farklı bir dünya olduğunu burayı tanıdıkça görüyordu. Malcolm daha önce ağzına içki sürmemiş, bir nefeslik sigara bile içmemişti. Oysa burada 12 yaşına basan küçük veletler zar atıyor, kağıt oynuyor, kavgaya tutuşuyor köşe başlarında çete toplantıları düzenliyorlardı. Konuşlarında sıkça argo kelime kullanıyorlardı. Ama en ilginci “kedi” sözcüğü idi. Onların dilinde “kedi” delikanlı manasına geliyordu. Lansing’de olduğu gibi siyah-beyaz çiftler kuytu yerlerde gezmiyorlar caddelerde rahatça yürüyebiliyorlardı. Malcolm üvey ablası Ella’ya sürpriz olsun diye iş bulmak için aranmaya başladı. Bilardo salonunun camları önünde içeriyi izliyordu. İçeriye girmeye karar verdi. Ama bilardo oynamak için girmemişti içeri. Zaten eline bir kez bile isteka almamıştı. Kitap onu içeriye çeken şeyin ne olduğunu şöyle anlatıyor.
Evet o bilardo salonu...
“Beni içeriye çeken şey, salonun orasına burasına kümelenip yeşil çuha kaplı büyük masaların üzerine abanıp abanıp doğrulan, birbirleri ile iddialı maçlara tutuşup parlak bilardo topların deliklere sokmaya çalışan fiyakalı delikanlıların manzarası idi. İşte sözünü ettiğim o gün camdan içeri bakarken, nasıl oldu bilmem, içeriye girmek ve oyuncuların bilardo toplarını getirip götüren “kafasını düzeltmiş” ve oradakilerin “ Shorty” diye seslenmelerinden adınıda öğrenmiş olduğum o tıknaz zenci ile gidip konuşma cesaretini buldum kendimde.”

Kitabı yastığımın altına koyup gözlerimi tavana diktim. Biran önce uyumalıydım. Yarın sabah işe başlıyorduk. Gececiler ve gündüzcüler olarak iki gruptan oluşuyordu buradaki işçiler. Birer hafta ara ile birbirleri ile yer değiştiriyorlardı. İlk hafta biz gündüz grubunda idik. Işığı kapattım. Sanırım evde bir ben uyanıktım. İki dakika sonra gözlerim kendiliğinden kapandı.
Devam edecek...

1 yorum: