15 Ocak 2011 Cumartesi

Harlem'in Beyaz Atlısı / 4. Bölüm

Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.   
4. Bölüm
Her son bir başlangıçtı sanırım. Aslında son diye bir şey yoktu. Ölüm sadece bir pasaporttu.

Dışarıda çok fazla rüzgar vardı. Sanki biraz sonra yağmur bizi ziyarete gelecek bulutlar yükünü bırakıp yoluna öyle devam edecekti. Dün sahaftaki yaşlı amcanın ölüm haberini aldıktan sonra bütün gece ölüm denen kavramı düşündüm. Her an bizi yoklayan ve silahını doldurup mekanizmasını kapatmış eli tetikte o anı bekleyen bir kavram. Ölmek bir yok olmak mıydı, toprak olmak mıydı?

Yoksa sonsuza ulaşıp mukaddes menzile varmak mıydı? Neydi, her dökülen yaprak ölümü tekrar ve tekrar hatırlatırken çevremizde ölen insanlar karşısında neden ölümü anlayamıyorduk. Bu sessizlik bu sükut bize bir şeyi anlatmalıydı.

Kabristan
Ben neyim, niçin yaşıyorum, ölüm niçin var, bu dünyaya niçin geldim…
Her soru beynimi inen bir balyoz darbesiydi sanki. Günlerimin ne kadar boş geçtiğini fark ettim. Ne uğruna yaşıyordum bu dünyada?Sorular benden intikam alıyordu. Bütün gece ölüm denen kavramı anlamanın kıvrantısını çektikten sonra sabaha karşı sabah namazının ezanı ile garip bir duyguya kapıldım. Daha önce böylesine bir his yaşamamıştım. Her şeyin üzerine olan bu his bana yosun kokulu sudan abdest aldırdı. Ardından sabah namazını kılıp birkaç saat uyudum.

Öğle namazına müteakiben yaşlı amcanın cenazesi mahallemizin camiinden kaldırılacaktı. Cenaze havasına uyun siyah takım elbisemi giyip saflardaki yerimi aldım. Birkaç esnaf dışında cenaze namazı için saf tutan yoktu. Hoca efendi aynı sahneleri tekrarladı. Ardından kabristana doğru yol aldı.

Daha önce akıl dişimi ağrıtan ve bütün vucdumu titreten sorular ile tekrar karşılaştım. Bu sefer kaçamazdım. Her biri beni köşeye sıkıştırmış sanki hesap sorar gibi ruhumu tokatlıyordu. İçten içe korkuyordum. Daha önce duvarlarına resim yaptığım bu küçük oda şimdi beni boğmak için üzerime geliyor duvarlar gittikçe yaklaşıyor tavan ise aşağı iniyordu. Ama saçlarımı okşamak alnımın ateşini almak için değil. Kitaba devam etmeliyim diye düşündüm. Kendimi 1937 senesinin sıcak bir Haziran gecesine bıraktım.
27 Haziran…

Joe Luis
Joe Louis, James J. Braddock’u nakavt ederek dünya ağırsiklet boks şampiyonu olmuştu. Siyahi ırk için büyük bir gururdu bu. O kuşağın görüp görebileceği en görkemli bir kutlama töreni hazırlandı. Her siyahi çocuğun hayallerini süsleyen Joe Luis, Malcolm’un ağabeyi olan Philbert’inde düşlerindeydi. Kitaptan okuduğuma göre boks konusunda oldukça yetenekliydi Philbert. Malcolm ise oldukça uzun boylu idi. Basketbol oynardı. Ama iyi basketbol konusunda iyi olduğu söylenemezdi. Sürekli spor salonuna gider ve ağabeyinin antremanlarını izlerdi Malcolm. Çok heyecanlı geçerdi bu saatler.

Philbert’in boks konusunda ki yeteneği herkes tarafından fark edilmeye başlandı. Boks konusunda biraz bilgisi olan varsa bu çocuğun doğuştan bir yeteneği olduğunu söylüyordu. Malcolm Philbert’e özeniyordu. Madem ki aynı ailenin çocuklarıyız bende başarabilirim diyordu. En sonunda kendisini maçlara yazdırdı. 58 kilodaydı. Hafif siklette maçlara çıkacaktı.

Kitap ilk maçını aktarırken Bill Peterson ismini fısıldıyordu kulağıma. Kasabadan kim var kim yok hepsi tribündeydi. Ancak Malcolm için geldikleri söylenemezdi. Daha çok Philbert gibi bir yeteneği izlemek için oturmuşlardı basamaklara. Bill Peterson bir beyazdı. Malcolm güçlü kollarını kullanamiş ve Peterson tarafından nakavt edilmişti. Bu çok onur kırıcıydı. Siyahi çevredeki itibarı yerle bir olmuştu. Bir siyahın beyaz tarafından dövülüp linç edilmediği tek yer ringdi. Bu olaydan sonra başı dik gezemedi. Bir şey yapmalıydı. Kardeşleri bile ona karşı tavır almışlardı.

Biraz sonra nakavt.
Malcolm spor salonuna tekrar dönüp çok sıkı antrenmanlar yapmaya başladı. Beklide kaybettiği itibarını tekrar kazanacaktı. Günlerce kum torbalarını yumrukladı, saatlerce ip atladı. En sonunda Bill Peterson ile rövanş maçı yapmak için başvurdu. Bu sefer turnuvalar Michigan’da yani Peterson’un kendi memleketinde yapılıyordu. Maçı izlemeye tek bir tanıdık bile gelmedi. Bu belki de Malcolm için iyi bir şeydi. Maç başladığında ilk yumrukla birlikte yere serildi Malcolm. Boks hayatının başlaması ve bitmesi bir olmuştu.

Bu boks fiyaskosunun ardından kardeşleri ile arasını düzeltti. Kardeşleri artık kızlar ile takılmaya başlamıştı. Hatta Malcolm’a iki üç tane kız ayarlamışlardı. Ancak hiçbirisini beğenmemişti Mr. X. Zaten bu işlerden anladığı pek söylenemezdi. Dans etmeyi de beceremezdi zaten.

Ev buz gibiydi. Ancak soğuğu hissedecek kadar dinç değildim. Uyumak istiyordum sadece. Kaldığım sayfaya işaret yapıştırıp kapattım kitabımı. Üzerimi bile değişmeden uyumuşum. Sabah uyandığımda saat on bire yaklaşıyordu. Kendimi daha iyi hissediyordum. Öğleden sonra bankada halletmem gereken birtakım işlemler vardı.

Küçük odaya yığdığım odunları sobaya sıkıştırıp çayımı demledim. Dolapta ne varsa indirdim. Pazara gitmek gerekiyordu. Bütün gün bu işler ile meşgul olacaktım.
Devam edecek...

1 yorum: