25 Aralık 2010 Cumartesi

Harlem'in Beyaz Atlısı / 1. Bölüm

 Sıcak birgün...
Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.
1. Bölüm
Güneş gözlerini üzerime dikmiş, kızgın bakışlar ile beni süzüyordu. Ara sıra bulutlar aramıza girse de bu uzun sürmüyor, bir iki dakika sonra yeniden kavuşuyorduk. Biraz geçti karanfil kokulu çayım geldi. Karşıda yan yana dizilmiş müşterilerini bekleyen dükkânlar vardı. Aralarından birisi dikkatimi çekti. Eski kitapları alıp satan bir sahaftı. Diğer dükkânlar dolu olduğu halde sahafa kimse uğramıyordu. Çayımdan son bir yudum daha alıp cebimde ki son bozukluğu da masaya bıraktıktan sonra sahafa doğru yöneldim. Ağır adımlarım sol taraftan gelen arabayı görünce hızlandı. Kapı önünde galiba yağmur yüzünden biraz yıpranmış eski romanlar vardı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde yaşlı bir amca ile karşılaştım. Galiba dükkanın sahibi idi. Gözlük camlarını temizlemek ile meşguldü. Selamlaştım, sandalyeye otur diye işaret etti. Yüzündeki çizgiler sanırım ömür denen tılsımlı iksirim ince bir işaretiydi.
Yüzüme bakarak:

— Kitap mı alacaksın?


Ben neden gelmiştim sahafa. Amca tekrar sordu ayın soruyu. Başımı sallayarak evet demeye çalıştım. Seç bakalım der gibi bütün kitapları gösterdi. Daha önce ismini bile duymadığım birçok kitap vardı. Birçoğunun üzeri tozluydu. Ellerimi kitapların üzerine gezdirirken yanlışlıkla bir tanesini yere düşürdüm. Arkasında “Yeni Şafak gazetesinin armağanıdır.” Diye bir not vardı. Ön yüzünü çevirip baktım. Kitabın ismi “Malcolm X” idi. Siyahî bir adamın resmi vardı kapakta. Biyografi türünde bir roman olduğunu anladım sayfaları karıştırınca. Çok sürmedi amca seslendi:

— Alacak mısın?

Üzerimde hiç para kalmamıştı. Ancak bu kitabı almalıydım. Kitabın arka yüzünde ki yorumları okuduğumda kitabı almam gerektiğine kanaat getirdim. Yaşlı amcaya biraz sonra tekrar geleceğim. O zaman alırım dedim. Yaşlı amcaya söylediğim gibi on beş dakika uzaklıkta ki evime gidip yirmi lira kadar para aldım. Döndüğümde sahaf kapalı idi. Gitmeye hazırlanıyordum ki sahafın camında küçük bir not gördüm. Notta “ikindi namazına gittim on dakika sonra döneceğim” diye yazıyordu. Kapı önündeki iskemleye oturup beklemeye başladım. Çok geçmedi ki omzumda bir el hissettim. Tebessüm eden gözlerle bana bakıyordu. Kapıyı açtı, dükkâna girdik. Hemen kitaba doğru yöneldim. Sayfaları tekrar karıştırmaya başladım. Fiyatını sordum. Yaşlı amca:

— 10 Lira versen yeter yeğen.

Ücretini verip koşar adımlarla eve doğru ilerledim. Anlam veremediğim bir çekimi vardı bu tozlu kitabın. Biran önce okumak istiyordum. Kimdi bu siyahî adam. En sonunda önsözü okumaya başladım. İlk cümlede “Nefretin Doğurduğu Nefret” diye bir cümle geçiyordu. Olayların 1955 ve sonrasında geçtiğini anlayınca kitap ve kahramanın rollerini az çok tahmin ettim. Hafızamı zorladım. Lisede tarih öğretmenim eski ve yeni Amerika’yı anlatırken ne demişti. 1950 ve 1960’lı yıllarda siyah-beyaz ayrımının en yoğun olduğu yer değil miydi? İnsanları sadece renginden dolayı 3. sınıf yerine koyan onu evinde, tarlasında çalıştıran, önce kendi yemek yiyip artarsa kalanları siyah adama veren beyaz adamların ülkesi değil miydi?

Evet… Tahminlerim doğru çıkmıştı. Yaklaşık yüz sayfalık bir önsözü anlamaya çalışırken kitabın yazarı dikkatimi çekti. Alex Haley… Araştırdım. Önceleri başarılı bir gazeteci olarak hayatını sürdüren Haley, önemli bir siyah yazar olarak ününü "The Autobiography of Malcolm X" adlı çalışmasıyla sağlamış. Amerika'daki siyah Müslümanlar hareketinin ekseninde duran Malcolm X adı, Haley'in anlatısına gerekli canlılığı kazandırmaya gerçekten yetmiş. 1965'de yayınlanan bu kitap aslında yazarla kahraman arasındaki ikili görüşmelerin bir ürünüdür. Malcolm X ile ilgili çalışmasında yalnızca bir "özgeçmiş"in, kahramanının ağzından nakledicisi konumunda olan Haley, daha sonraki yirmi yıl sürecek kişisel araştırmasıyla ününü pekiştirmiş.

İşte elimdeki kitap 22 yıllık bir araştırmanın ürünü idi. Ama asıl konu bu değildi. Saat gece yarısını vurmak üzere idi. Üç saattir önsözü okumak ile meşguldüm. Önsözü bitirip okumayı bıraktım. Uykumu bastırmak için kendime köpüklü bir kahve hazırladım. Akıl boşluklarımın yavaş yavaş dolduğunu fark ettim. Gözlerimi kapadığımda sadece karanlığı görmüyordum. Eskiden gözlerimi kapadığımda okyanusları görürdüm. Şimdi ise dağların arkasında okyanustan gelen rüzgârı hissediyordum. Garip bir duyguya kapıldım. İnsan gözleri açıkken hapis idi. Sadece bu dünyaya bağlı idi. Ötesine zaten geçemezdi. Ancak gözlerini kapattığında o tılsımlı kelimeyi söylediğinde bir kuş kadar özgürdü.

Evet. Şimdi önsözde adı geçen Harlem sokaklarına, uyuşturucu ve alkol pazarı o sokaklara gidiyordum. Biraz sonra Pasifik’i geçecektim. Bu yolculuktan sıkıldım. Ve kendime Harlem’in siyah sokaklarına attım. Sağ tarafta esrar satan bir genç adam vardı. Burada sadece siyah adam vardı. Galiba beyazların dünyası ayrı idi. Biraz ilerledim haraç toplayan bir grup ile karşılaştım. İşte rüyalar ülkesi Amerika böyle bir yerdi dünde bugünde…

Sonra büyük bir karanlık aldı her yeri. Galiba uyumuştum…
 Devam edecek...

2 yorum:

  1. Acayip sürükleyici, etkileyici bir yazı olmuş Eyüp. Tüm samimiyetimle söylüyorum harikaydı, bir solukta okudum. Diğer bölümü, yaşayacaklarını merakla bekliyorum :)

    YanıtlaSil
  2. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum kardeşim.

    YanıtlaSil