9 Kasım 2010 Salı

Sükûtun Senfonisi-1

"Yaşanmaya değer hayat nedir? Onu bul ve ölümsüzlüğe geç!" Bir fikir adamının perdeleri kaldıran bu sözleri zihnimin karanlık odalarına ışık tutup, beni ellerimden tutup fezaya çıkarırken aynı zamanda kulağıma şu esrârı fısıldıyordu. "Tek damla kan ve bin tane kaygı, ızdırap...". Bu sözler kulağımda hâla yankılanırken mâanayı idrak acılarının en büyüğünü yaşıyor, belki de geçmişin pişmanlığının tesiri altında kıvranıyordum. Geride kalan senelere baktığımda bir amaç ve gaye gütmeden sadece boşlukta mekan işgal edip, nefes alıp vermekten başka bir niteliği olmayan bir canlıyı görüyordum. Geçmişin pişmanlığının dayanılmaz ağırlığında ruhum ezilirken bir film şeridi gibi günlerim gözlerimdeki perdeden akıp geçiyor akıl dişimi ağrıtıyordu. Ancak şükretmedende yapamıyordum. Mânaya erişmek için bir ömür daha beklemenin ve ruhun idrakına bir ömür sonra erişmenin vereceği ızdırap daha büyüktü.


Şimdi bir mâna denizinde yüzüyor, ayın doğduğu bu karanlık gecede yolumu bulmaya çalışıyordum. En nihayetinden gücüm tükenmiş kendimi maddeye teslim ederken bir el uzandı bana. Bana uzanan, ruhumu çürük bedenime geri üfleyen bu el ruhunun her köşesine ızdırap dolmuş bu insanı bir yolculuğa çıkarıyordu. Yolculuk uzun ve hava öylesine sıcaktı ki. Etrafta sudan başka birşey olmamasına rağmen susuzluğumu gideremiyordum. En nihayetinde anladım ki susuzluğum suya değil ruh kökümü karıncalandıran mânaya imiş. Bu susuzluğu gidermek için, ruh kökümü karıncalandıran esas manaya erişebilmek için bana uzanan ellerin sahibi ile aklımın ermediği fakat manaya olan açlığımı gideren bir sohbete başladık.

Sen hastasın diyerek yüzüme baktı. Lakin gayet sihhatli idim. Sonra devam etti:
İnsan bir ağaçtır. Ve madem bir ağaçtır o halde onun yaşamasını sağlayan suyu ve minarelleri vucuduna ileten bir köke ihtiyacı vardır. Bu açıdan baktığımızda ağacın hayatını sürdümesini sağlayan bu kökler insana göre mananın ta kendisidir. Kökleri çürümüş bir ağaç ölüm döşeğindeki bir hasta ise sende aynı vaziyette manasızlık çölünde susuzluğundan serab gören ve su içtiğini sanıp aslında kum içen hasta düşmüş bir seyyahsın. Sen bu alemi dolaşıp muhtaç olduğun reçeteni ararken hekim olduğunun idrakına varamamış akıl dişi ağrıyan bir hasta. Amacın ve gayen senin kurmuş olduğun bir metre uzaktaki seraba ulaşıp su yerine kum içmek değildir. Esas amacını ve gayeni idrak edebilirsen muhtaç olduğun reçeteni kendin hazırlamış olacaksın.


Ey genç adam! İçerisinde muhtaç olduğun reçeteyi barındıran ideal yani her varışın ötesinde ki o mukaddes menzil senin ulaşmaya çalıştığın bir metre ötendeki serab değildir. Esas gayen çölü avuçlarının arasına alıp onu ölümsüzlüğün var olduğu, altından ırmakların aktığı bir sonsuzluğa dönüştürmendir.

Bana uzanan bu el susuzluğumu gideriyor, karıncalanan ruh kökümü feraha ağrıyan akıl dişimi ise davaya sevkediyordu. Artık sessizliğin sesini dinleyebiliyor, sükûtun senfonisini idrak edebiliyordum. Bana Sükûtun senfonisi şöyle diyordu; Sıra ne manayı kaybetmiş maddede nede maddeyi kaybetmiş manadadır. Gerçek sır mana ile maddenin perçinlenmesinde ve ruh kökümüze yapışmasındadır. Eğer ki bunlardan birini kaybedersen sonsuzluk seni yutar, ancak bunların idrakına mashar olup elden çıkarmaz isen sonsuzluk senin içindedir ve sen sonsuzluğu yutmuşsundur. Ve ödevin: "Yaşanmaya değer hayat nedir? Onu bul ve ölümsüzlüğe geç!"

Veda ederken: Tek damla kan ve bin tane kaygı, ızdırap...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder