14 Ekim 2010 Perşembe

UYANIŞ / 2. Bölüm



Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

2.Bölüm
Güneş henüz doğmamıştı. Sabah namazını eda etmek için Sultan Ahmet Camii'ne gittim. Namazdan sonra karşımda Ayasofya Camii'ni gördüğümde derin bir off çekerek içimden o günlerde gelecek diye geçirmeden edemedim. Kahvaltımızı mecmuadan tefrika için randevu verdiğim arkadaşlar ile yapacaktık. Derginin 47. sayısını Hilal Kitapevinden temin etmiştim. Tefrika'nın birinci bölümü için çokça telefon almıştım, eş dost tebriklerini iletiyor isabetli bir karar verdiğimi söylüyorlardı.

Saat dokuza yaklaşıyordu. Randevularıma erken gitmek bir alışkanlık olduğundan ilk ben oradaydım. Biraz geçtikten sonra Behçet ve Mehmet, Murat ile birlikte karşıda göründü. Bursa'dan dün akşam dönmüştü. Masaya kurulduk hemen. Ortalık çok sakindi. Eminönü için alışmadığım bir durumdu. Murat yüzüme bakarak:

— Geçen randevuya yetişemedim Mustafa Abi. Bir oğlum olduğundan çok acil Bursa’ya gitmek zorunda kaldım. Esasen bu randevuya da yetişme ihtimalim görünmüyordu. Fakat dergide ilk bölümü okuyunca oğluma Ahmet ismini koyup doğruca İstanbul’a geldim.

Ahmet… Amcamın ismi idi. Çilekeş amcamın… Babamın vefatından sonra eniştem ile beraber annemlere büyük desteği olmuştu. Onunda maddi durumu olmamasına rağmen kuru ekmeğini dahi bizimle paylaşmıştı. Behçet kısık bir sesle:


— Mustafa Abi, ilk bölümde çocukluk ve lise yıllarını yazmıştık. Bu bölümde lise yıllarından devam ederek üniversitedeki yaşadıklarınıza değinelim.

En son Ayhan denen kişinin hayatıma nasıl müdahil olduğunu anlatmıştım. L şeklinde favorileri ile gerçek bir sosyalistti. O genç aklımla ona büyük bir hayranlık duyuyordum. Bana okumam için verdiği kitapları adeta ezberliyor sosyalist davanın temel taşlarını küçük zihnime sığdırmaya çalışıyordum. Derken liseden mezun oldum. Üniversite imtihanlarına hazırlanmaya başladım. Hazırlanırken Ayhan Abi’nin bana büyük yardımları olmuştu. Aynı evde kalıyorduk onunla. Üniversite imtihanlarında tatmin edici bir başarı yaptım. Makine Mühendisliği’ni kazanmıştım. Üniversiteyi kazanmam 1979 yılına denk geldi. Üniversite ortamı ile birlikte sosyalist hareket hayatıma daha çok girdi. O zamanlar sağ-sol kavgası vardı. Bizler sol tarafta özgürlük istiyor yürüyüşler düzenleyerek düzeni protesto ediyorduk. Aynı gün ve aynı saatte aynı yerde sağ bir grupta yürüyüş düzenliyordu. Ve kavga kaçınılmaz oluyordu. İlk sene bu yürüyüşlerin ön saflarında yer aldım. Yıl 1980 olduğunda ikinci sınıfa geçememiştim. Ülkede büyük bir kargaşa vardı. 1979 yılında kokusu hissedilen darbe 1980 yılında geldi. Üniversite ile ilişkimiz kesilmiş tahsil hakkımız elimizden alınmıştı. Memlekete amcamların yayına döndüm.

Bir sabah kapımız çalındı. Kapıyı yengem açmıştı. Gelenler askerdi. Beni sordular, yengem seslendi. Beni yaka paça alıp hemen götürdüler. Annem o gün evde yoktu. Eniştemlerde kalmıştı. Mahkemede yargılananlar arasında bende vardım. Ablam Behiye ablam mahkemede müdafaamı yapsa da beni 16 yıllık mahkûmiyetten kurtaramamıştı. Zaten cezalar önceden kesilmiş olduğundan mahkeme sadece bir formalite idi. 16 yıllık zindan hayatımın ilk günü anladım ki bizler kullanılmıştık. Ne sağ kazanmıştı nede sol. Amaç vatanı kurtarmaktı. Ama kendimizi dahi kurtaramamamız acı vericiydi. Artık günleri düşünce denizinde yolumu bulmak ile geçiriyordum. İnsanlığın düşmanı komünizme eşit olan görünüşte halkçı fakat uygulamada kapitalist bir salon davası tarafından kullanılmak aptal olduğumun bir göstergesiydi. Mahkûmiyetimin ilk üç yılı bu şekilde mana denizinde boğulmamak için çırpınmakla geçti. Daha sonra beni farklı bir cezaevine naklettiler. Dört duvar arasında 4. yılımı doldurmak üzereydim. Yeni cezaevinde bir amca ile tanışmam hayatımı değiştirmek ile kalmadı beni asıl hedefe doğrultarak yayda gerili duran bir ok haline getirdi. Bu mana denizinde beni boğulmaktan kurtardı. Akıl odalarımda biriktirdiğim ne kadar soru varsa hepsini sordum. Bu amcanın ismi Fazıl idi. Asıl kurtuluşun müminin miracı olan namazda olduğunu gösterdi.

Artık bu dört duvar bana bir zindandan ziyade özgürlük kapılarını açmama vesile olan bir anahtar idi. Günlerimi bu şekilde değerlendiriyordum. Bir sabah namaz için uyandığımda Fazıl amcayı bıçaklanmış olarak buldum. Babamın ölümünden sonra beni yıkan tek olay bu olmuştu. Bana öğrettikleri elimden tutup beni sapık kollardan çekerek gerçek hakikati görmemde vesile olduğu için bu emaneti taşımayı kendime borç bildim.

Saat öğleye yaklaşıyordu. Oğlum Yusuf ve ailesinin bugün tatilleri bitiyordu. Antalya’dan döneceklerdi. Onları karşılamak için sohbetimizi bölmek zorundaydım. Mehmet’te:

— Allah razı olsun Mustafa Abi. Bu anlattıkların yeni nesle inşallah örnek teşkil eder. Bu sohbeti mecmuaya verelim eklemek istediğin başka hatıra yoksa.

Diğer hatıralarımı sonraki bölümde yayınlamayı düşünüyordum. Üzerime hiç nakit almadığımdan hesabı Behçet ve Murat ödedi. Önümüzde ki Pazar buluşmak üzere oradan ayrıldım. Hava alanına gidip Antalya’dan gelecek olan torunlarımı karşıladım. Nihayet evimde sukutun senfonisi susacak yine çocuk kahkahaları ile dolacaktı.

Devam edecek…

1 yorum:

  1. yüreğine sağlık kardeşim.akıcı,sürükleyici bir hikaye bizlere sunuyorsun.tebrik ederim kardeşim seni

    YanıtlaSil