10 Ekim 2010 Pazar

UYANIŞ / 1. Bölüm

 Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

1. Bölüm
Bugün mecmua’dan birkaç arkadaş ile randevum vardı. Bana bir teklifte bulunacaklarını söylemişlerdi. Üsküdar’da öğleden sonra iki de buluştuk. Behçet ve Mehmet gelmişti. Fakat Murat yoktu. Bir oğlu olduğu haberini alır almaz memleketi Bursa’ya ilk uçakla yetişmişti. Biraz geçmişti ki garson yanımıza geldi. Behçet:

— Üç çay, Mustafa Abi’nin ki karanfilli olacak.

Daha önceleri de buraya çokça uğradığımızdan garson neyi kastettiğimizi anlamıştı. Mehmet bu koyu sohbet arasında bir fırsatını bulup esas mevzuya girdi. Kalın bir sesle:

— Bizim sizin ile ilgili bir projemiz var. Hayat hikâyenizi her hafta tefrika şeklinde okuyucuya sunmak istiyoruz. ’80 döneminin binlerce mağdurlarından birisiniz. Bizi kırmamanızı ümit ediyorum.


Böyle bir teklif geleceğini randevudan önce tahmin ettiğimden şaşırdığım söylenemezdi. Zira bir otobiyografi yazma arzumda yok değildi. Bir otobiyografi yerine bir mecmuada tefrika şeklinde sunulması bana daha cazip geldiğinden teklifi geri çeviremedim. Behçet girdi araya:

— O halde vaktiniz varsa bugün başlayalım. Eğer sizin için de bir sakıncası yoksa?

Öğleden sonra genelde vaktimi torunlarım ile geçirirdim. Ancak oğlum Yusuf ve ailesi tatile çıktığından şu sıralar evimde kitap okuyor kimi zamanda plak arşivimden istifade ediyordum. Behçet’in geri çevirmek istemedim. Garson çaylarımızı tazeledi. Ses kayıt cihazını da iyice yaklaştırarak ilk soruyu sordu:

— Mustafa Abi bize nerede doğduğunuzu, nasıl bir çocukluk geçirdiğinizi anlatır mısınız?

Hem çayımı yudumluyor hem de hatıraları gözümde canlandırarak eski günleri hatırlıyordum. 1 Ocak 1960 Ankara doğumluyum. Nüfusa 3 yıl geç yazdırıldığımdan esas ay ve gün 1 Ocak değil. Babam İsmail Bey vazifesine düşkün bir memurdu. Aslen Tokat’tan gelme bir aile idik. Babamın vazifesinden dolayı Ankara’ya yerleşmişiz. Annem Fatıma Hanım ise çocuklarına oldukça düşkün el işi yaparak aile bütçemize katkıda bulunan bir ev hanımıydı. Biz 3 kardeştik. En küçükleri bendim. İki tane ablam vardı, büyük olan Zehra küçük olan ise Behiye idi. Aramızda ki yaş farkı fazla idi. Zehra ablam ile 15, Behiye ablam ile 12 idi. Bu sebepten çocukluğum yalnız ve içe kapanık geçti. İlkokulu ve ortaokulu Ankara’da okumuştum. Ortaokulun son sınıfında iken babamın ani ölümü ailemizi perişan etmişti. Zehra ablam ve eşi Selim abi bizi yüzüstü koymayıp evlerine almışlardı. Behiye ablam ise İstanbul’da tahsilini tamamlamış, hukuk fakültesini başarı ile bitirerek avukat oluvermişti. Bir sene kadar böyle geçtikten sonra Ankara’dan İstanbul’a yatılı bir liseye kaydımı yaptırmak istemiştim. Annem başlarda razı olmasa da onu ikna etmek benim için zor olmamıştı. Belki de bu kararı vererek hayatımın hatasını yapmıştım.

1975 senesinde liseye başlarken bana inanan insanları hüsrana uğratmamak için kendi kendime söz vermiştim. İlk senem benim için çok zor geçmişti. Babamın acısını unutmak için İstanbul’a sığınmam beni daha büyük bir yalnızlığa itmişti. Ancak yine derslerimi aksatmamam gerekiyordu. Okulumda gruplaşma hat safhadaydı. Ancak babamın bana verdiği öğütleri hatırlayarak bu gruplaşmalara girmiyordum. Kendi halimde liseyi bitirmenin derdine düşmüştüm. İlk senem her ne kadar zor olduysa da nihayet sınıfı geçmeyi başarmıştım. Artık ikinci sınıfa geçmiştim. İlk sene ki o acemilikten çıkmıştım. İstanbul denen bu şehri keşfetmek istiyordum. Ben ona bir adım yaklaştıysam o bana iki adım yaklaşıyordu. Başlarda bu bana eğlenceli gelmişti. Artık bu büyük şehirde kendime küçük bir çevre oluşturmuştum. Ancak bu yakınlaşmanın bir bataklığın kurbanını için çekmesi olduğunun farkına yıllar sonra vardım.

Ailemin maddi durumu pekiyi olmadığından sık bir şekilde para sıkıntısı çekiyordum. Çoğu zaman sabah kahvaltısı ile günü geçiştiriyordum. Arkadaşlarımın hoyratça para harcaması beni kıskandırıyordu. Günler bu şekilde geçerken Ayhan isimli bir arkadaş ile tanıştım. Yaşı benden üç dört yaş kadar büyüktü. Lakin bana çok sıcak davranıyordu. Ara sıra paraya sıkıştığımda bir miktar parada verdiği oluyordu. Bir gün bana sosyal eşitlik, toplumsal adalet gibi kavramlardan bahsetti. Diğerlerinin su gibi para harcadığı bu düzen içerisinde benim onlar yanında fakir olmamın adaletsizlik olduğunu söyledi. Söylediklerini o zaman ki küçk dünyamda doğru buluyordum. Biraz zaman sonra bana çeşitli kitaplar getirdi. Kitaplardan birisini gerçek manasıyla okumamı istedi.
Tam bu sırada araya Mehmet girdi:

Mustafa Abi vakit baya geç oldu. Bu bölümü mecmuada yayınlayalım izin verirsen. Sohbetimize Çarşamba günü yine buradan devam edelim sizin içinde uygunsa.

Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Belki de bu eski hatıralarımın tesiri hala üzerimde idi. Akşam ezanının semada yankılanması ile masamızdan kalktık ve Üsküdar Camii’nde akşam namazını kıldıktan sonra Çarşamba günü buluşmak üzere ayrıldık.
Devam edecek...

1 yorum:

  1. YA ALLAH DİYEREK ALLAH YOLUNU AÇIK ETSİN KARDEŞİM.HİKAYENİ OJUDUN OKUMAYA DA DEVAM EDECEĞİM

    YanıtlaSil