13 Ekim 2010 Çarşamba

Meselem: Ölürken yaşamı tatmak!

Zuhur adlı şiirimde bir mısrada geçiyordu. "Mana ne? Ölürken yaşamı tatmak." Beni sonsuzluk aleminde gezdiren ve bir ara kaybedip sonra elimden tutarak asıl hedefi gösteren bir mana. Bir emperyalist gözüyle hayat denen kavram insanın yok olmadan önce boşlukta mekan işgal etmesi ve biyolojik fonksiyonlarının yeterli düzeyde işlemesidir. Onlara göre madem yok olacağız madem bu yolun sonu bir uçurum ve biz heran ve her saniye bu uçuruma bir adım daha yaklaşıyor yani her saat başı yokluğu soluyoruz, o halde anın lezzetini çıkarmak asli vazifemizdir(bir dinsiz gözü ile).

Aman Allah'ım! Ne büyük bir yanılgı yanılgıdan ziyade küfür, şirk... O zaman yaşamanın bir manası bir gayesi olmalı. Peki nedir o tek gaye. Madem öleceğiz diyerek hazcılık prensibini esas alıp ateşe mi yürümek yoksa hakikate yani İslam'a sarılıp kendimizi Allah'a teslim ederek gerçek özgürlüğü elde mi etmek. Cevap açık ve nettir. Tek geçerli din olan İslam'ı hayatın merkezine yerleştirip, İslam'a göre yaşayıp kurtuluşa ermek. İşte bu hakikate ulaşıp ulaştıktan sonrada elden çıkarmaz isek ölüm esnasında dahi yaşamdaki hakiki lezzeti tadabiliriz. Dikkat ettiyseniz "Yaşarken ölümü tatmak." demiyorum. Bunu yalnız sığınacak bir haliki olmayanların hazcılıklarından gelen bir gayesidir.


Onlar "Yaşarken ölümü tatmak." diyor yani herşeyden biraz lezzet almışlar en son ölüm denen hadise kalmış ve intihar denen olay ile yaşarken yavaş yavaş ölümü tatmışlar. Biz ise "Ölürken yaşamı tatmak." diyoruz. Ölümü bir yokoluş olarak görmüyor sevgililerin en sevgilisine ve gerçek sahibimize ulaşmada bir pasaport olarak görüyoruz. Ölüm hadisesine bu noktadan bakarak gerçek selamete ulaşıyoruz. Esen kalın...

 Veda ederken: Ulu Camii / Sivas (Hakikati bulan adam)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder