31 Ekim 2010 Pazar

Yasak kaldırıldı ve mutlu son !

Arkadaşlar 2.5 sene önce Atatürk'e hakaret içerikli videolar sebebi ile Türkiye üzerinden erişimi engellenen dünyanın en büyük video sitesi YouTube dün gece itibari ile erişim engeli kaldırılıp tekrar erişim sağlanabildi. Hakaret içerikli videoların kaldırılması ile ne şiş yandı nede kebab. Buradan soruyorum YouTub'a madem bu kadar kolaydı videoların kaldırılması neden bunca yıl bekletilip Türkiye sansürcü bir ülke imajı çizdirildi. Neyse biz YouTube servislerinden faydalanalım şimdilik sorgu bizim işimiz değil.

.pdf Formatında indirin | UYANIŞ

Zindan İle Gelen Özgürlük: UYANIŞ
Ekim 2010

 

UYANIŞ / 4. Bölüm


Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

4. Bölüm 
Kapı zili uzun uzun çaldı. Sabahın bu saatinde kimseyi beklemiyordum. Merakla kapıyı açtım. Gelen küçük torunum Turan idi. Elleri arkasında ağır adımlarla evin içine girdi. Hayırdır Turan, ne oldu diye sordum. İnce sesi ile:


— Dede evde çok sıkılıyorum. Abim hep ders çalışıyor. Babam da bugün hastanede nöbetçi bende senin yanına geldim.

Geç bakalım salona diyerek torunumla öğleye kadar biraz vakit geçirdim. Kızım Hatice’yi arayarak merak etmemesini Turan’ın yanımda olduğunu söyledim. Saat bire doğru mecmuaya gitmem gerekiyordu. Bu sebepten torunumu evine bırakıp Anadolu yakasına geçtim. Bu sefer ki tefrika için randevumuza ben misafir olarak gidecektim. Mecmuaya ulaştığımda Behçet, Murat ve Mehmet’in beni okuma salonunda beklediklerini gördüm. Selam verip salona girdim. Bana geçen hafta ki sayının yüz bin civarına ulaştığını söylediler. Hatıralarımın ilgi çekmesi beni memnun etmişti. Mehmet:

— Mustafa Abi, ben geçen hafta sohbetimize katılamadım. Hastalanmış olduğumdan ancak yeni iyileşebildim. Fakat 3. Bölümü okuduğumda gerçekten üzüldüm. Bu hafta nereden devam edelim.

İlkbahar, yaz, sonbahar, SİVAS

Havalar iyiden iyiye soğumaya başladı. Ne var ki iki kat battaniyelerin altından bu yazıyı yazıyorum. Kombinin yıllık bakımı gecikmiş yarın bakımı var. Bizde ısınırız bu vesile ile. Gündüzleri soğuğu fazla hissetmesemde geceleri hissetmemek elde değil. Ne demişler; ilkbahar, yaz, sonbahat, SİVAS... Hakikaten çok yerinde bir söz. Şuan güneş açsada bizleri ısıtmaya yetmiyor. Ancak bütün bunlara rağmen gelecek sene ekmek fiyatlarını ucuz görmek istiyorsak karın biran önce yağması için dua etmeliyiz. Böyle giderse ekin falan kalmayacak.

Birde blogumda ki temayı yeniledim. O sarı ama iç açıcı temadan sıkıldım. Kendi tasarladığım bu temaya geçtim. Biraz daha modifiyeye ihtiyacı var. Btemplates.com adresinde kayda değer birşey bulamadım. Bu arada kurban bayramıda yaklaşıyor. Biz 4 arkadaş bir koyun parasını İHH derneğine bağışlayacağız(Öğrenciye kurban farz değil zaten | dört kişi : bir koyun). Dün akşam biraz haberlere bakmıştım. Oktay Ekşi denen bir adam varmış. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına hakaret etmiş, yani Türk Milletine hakaret etmiş. Anne gibi mukaddes bir kavramı köşesinde reyting uğruna malzeme yapmış. Onu istihdam edende en az yapılan bu(ağır bir ifade kullanmak isterdim ama almış terbiyem buna müsade etmiyor.) bu terbiyesizliğe ortak oluyor. Şimdilik bu kadar...

30 Ekim 2010 Cumartesi

Ben de Nokia 6303i Classic aldım.

Arkadaşlar iki ay önce suya düşürerek şişirdiğim Samsung E250 telefonun üzerine nihayet yeni bir telefon alabildim. Şu ana kadar sahip olduğum en iyi telefon Nokia 6303i Classic. 310 TL gibi bir fiyat ödedim. Eğer sizde cep telefonu alacaksanız ve hala karar vermediyseniz bu telefonu kesinlikle tavsiye ederim.

İşte telefonun genel özellikleri...


Marka / Model

Marka Nokia
Model 6303i Classic
Diğer model adı Nokia Classic 6303i
Form faktör Candybar
Renk Chestnut, Khaki/gold, Matte black, Pink, Steel, White/silver
Şebeke

GSM şebeke EDGE, GPRS, GSM
Servis 900, 1800, 1900
Bağlantılar

29 Ekim 2010 Cuma

Cumhuriyet Bayramızı Kutlarım


Aziz kardeşlerim

Tüm yurttaşlarımın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutlarım.

Veda ederken: Her zaman olduğu gibi (:

28 Ekim 2010 Perşembe

Cumhuriyet Bayramı'na yaklaşırken...

Değerli arkadaşlarım;

Cumhuriyet Bayramı kutlama mesajımı yarın vereceğim. Bu yazımda Cumhuriyet rejimi tehlikededir diyerek Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunu protesto ederek(bir kısmı protesto diyor bir kısmı başkandan çekinerek yorumsuz kalıyor) Cumhura ait olan bölgeyi cumhura yasaklayan bir zihniyetin ne kadar çağ dışı olduğunu söylemek istedim. Yarını bekleyip göreceğiz. Hem kutlama mesajlarımı ileteceğim sizlere hemde birilerinin hala netleşmeyen tavrı üzerine yazmaya çalışacağım.

Ağlama Ana (Kendi şiirlerimden)

Ağlama Ana
Gelince yoklama kağıdım baba ocağına
Hasret kalırmış insan ana kucağına
Dökülünce şehadet şerbetim toğrağıma
Tabutuma sarılıpta ağlama ana!

Çetindir bu dağların yazı, kışı, baharı
Nöbet beklersin her daim garp'ı şark'ı
Elbet! düşünmezsin o vakit evi barkı,
Resimlerime bakıpta ağlama ana!

Vatan borcu namus borcudur biliriz.
Türk'tür soyumuz bizim, biz bölünmeyiz
Şehitlik yazılmışsa, bu bizim kaderimiz
Yollarıma bakıpta ağlama ana!

Beklerim özlemle yâre kavuşacağım günü,
Soysuzlara yer vermem sen doğru yürü,
Allah bizimledir elebet! koruyacak Türk'ü.
Ağlayıpta iti köpeği güldürme ana!
                                            Eyüp Aktuğ

26 Ekim 2010 Salı

Öyle bir yol tutmuşum ki sorma...

Erkin Koray bir şarkısında diyordu "Öyle bir yol tutmuşum ki sorma...". Ne yolu, yol nedir, bir sevgili uğruna harcanan ömre mi yol diyorlar sevgililerin sevgilisi, canların canı uğruna harcanan ömre mi yol diyorlar. Göreceli bir kavram değil mi? Ara sıra böyle garip sorular sorarım isterseniz okumayın. Belki ne diyor bu adam dersiniz yada merak edip okursunuz. Zaten derdim anlaşılmak ta değil ya neyse.

Asıl anlatmak istediğim mevzuya gelmek istiyorum. Bu yolda kendimi yalnız ve çaresiz hissettiğim döneme mi girdim acaba diye düşünüyorum. Ara sıra boşa yazıp duruyorsun diye geçirmiyor değilim içimden. Ama üç yıldır madem yazıyorum dahada yazarım diyerek bu boşlukta kendimi bir dala tutunuyor farzediyorum. Şimd yanlış anlaşılma durumu var, sende mi bırakacaksın dava yı diye. Ama mesele dava ile ilgili değil ki.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Serbest Kürsü 4. sayı yayımlandı.

3. Sayıyı çıkarmayışımız sizleri hayal kırıklığına uğrattıysada 4. Sayımızda bunu telafi etmek için yazı sayımızı artırdık. Bu sayımızda hem edebi yönden hem eleştirel yönden yazılar yazarak bazı şeyleri hatırlattık. Ufuk kardeşim, bu sayıda değerli şiirlerini bizlerle paylaştı. Bende diğer sayılarda olduğu gibi bu sayımızdada şiirlerim ile dergimize destek verdim. Lafı fazla uzatmayacağım. Dergimizi okumanız dileği ile esen kalın...
  

24 Ekim 2010 Pazar

İhtarname-5

Bu dünya'da her canlının yüce Allah ömür verdiği müddetçe yaşama hakkı vardır. Ölümü de yaşamı da sadece Allah verir. Bir canlının yaşama hakkını elinden almak Allah'a şirk koşmaktan daha beter bir suç teşkil eder. Son zamanlarda İzmir'de güvenlik kameralarına takılan bir görünütüyü tartışıyoruz. Şu hayvandan daha aşağı olan bir gencin(!) zavallı savunmasız kediyi acımasız bir şekilde kafasını tekmeleyerek öldürmesi tüm Türkiye'yi ayağa kaldırmıştı. Bütün hayvan hakları savunucuları gösteriler düzenlemiş, televizyon programları bu olaya geniş yer ayırmıştı. Bunların hepsi çok güzel, artık Türkiye'de birşeylerin yerine oturduğunun göstergesidir.

Bir de İnsan Hakları konusunda ki yeterliliğimiz var belki de yetersizliğimiz desem daha doğru olur. Bir insan bir insanı öldürüyor bu konu üçüncü sayfa haberlerinden öteye geçemeden gündemin harareti içerisinde eriyip gidiyor. Gerçekten anlamıyorum bu medyayı. Bireysel silahlanmanın ve şiddetin tırmandığı şu yüzyılda bütün bir toplumu tehdit edici bir felakete doğru yol alırken ileride ki buz dağını gösterip uyarmak yerine geminin temizliği ile meşgul oluyorlar.

23 Ekim 2010 Cumartesi

UYANIŞ / 3. Bölüm



Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

3.Bölüm
Güneş yavaş yavaş batıyor, bütün kızıllığı ile adeta İstanbul’u kırmızıya boyuyordu. İlk iki bölüm benim açımdan çok güzel bir etki bırakmıştı. Üçüncü bölüm için Behçet ve ekibi ile birlikte benim evde randevumuz vardı. Onlar için birkaç bir şey hazırladım. Biraz geçtikten sonra kapı çalındı. Gelenler Behçet ve Murat idi. Mehmet’i sordum, Murat cevapladı:

— Mustafa Abi, Mehmet iki gündür hasta şuan evinde istirahat ediyor. Ancak üç dört güne iyileşip yeni sayı için hazırlıklara başlayacak.

Şu sıralar İstanbul’da galiba salgın var. Benim torunlarımda Antalya’dan döndükten sonra hastalandı. Umarım biran önce iyileşir diyerek esas mevzuumuza girmek istiyordum. Bu hafta üçüncü bölümü okuyucuya ulaştıracağız değil mi? Diye sordum Behçet’e:

— Evet, Mustafa Abi. Geçen hafta “Üniversite ve Zindan Yılları” adlı bölümü yazmıştık. Bu hafta hapishane yıllarınız ve hapishaneden sonra ki değişen yaşantınız ile devam edelim.

22 Ekim 2010 Cuma

Serbest Kürsü 4. sayısı sizlerle...

Aziz kardeşlerim,

Amatör olarak hazırlayıp yayınladığımız "Serbest Kürsü" adlı e-dergimizin 4. sayısı nihayet yayında. Daha öncede duyurduğum gibi Ufuk kardeşim ve benim işlerimiz yoğunluğundan dolayı 3. sayıyı çıkarma fırsatı bulamamıştık. Ancak o sayımızı telafi için bomba gibi yazılarla gerdi döndük.

Veda ederken: Bizim dergimiz ile beraber Büyük Doğu okumanız dileği ile...

17 Ekim 2010 Pazar

Ayar mı yoksa kapak mı?

Milli maçlar dışında futbola pek ilgim yoktu. Aşağıda paylaştığım videoyuda tesadüfen keşfettim. Bilindiği üzere milli takımımız alman milli takımına 3-0 gibi bir skorla yenilmişti. Aradan bir hafta geçti ve Nuri Şahin(milli futbolcumuz)'in takımı ile Podolsk'nin takımı Bundesliga liginde karşı karşıya geldi. Podolskimaçın 91. dakikasında Nuri ile alay edercesine elini 3-0 yaparak milli takım ile dalga geçti. Nuri'de Podolsk'ye aradan 10 saniye sonra mükemmel bir gol atarak tokat gibi bir cevap verdi. Ve maçı Nuri'nin takımı kazandı.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Durum raporu-9

Sol elimde barındırdığım işaret parmağımı dün akşam arı soktu. İşin kötü tarafı birde sol elimle yazı yazmaktayım. Şuan %80 oranında hacmini artırmış durumda. Olay akşam 21:30 sularında balkonda çay içerken demliğin sapına yapışmış olan arıyı farkedememem ile başladı. Olayı abarttığımı düşünsenizde böyle şeylerden korkmuyor değilim. Şuan durumda bir değişme yok aksine raporlarımda yarım kaldı. İnşaallah yetiştiririm.

Bu aralar bizim buralar yağmurlu, fırtınalı, güneşli yani bahar ve sonbahar karşımı bir vaziyet. Sizin oralar nasıldır bilemiyorum. Bursa'da yağışlardan etkilenmiş ve bir amcamız selde boğularak vefat etmiş Allah rahmet eylesin diyelim. Geçen televizyon zaplarında erman toroğlu arda turan diyaloglarına takıldım. Şerefsizler diyordu sayın Turan, Toroğluda kimin ne olduğunu pazar akşamı göreceğiz diyerek meydan okuyordu. Allah'ım spor mu, magazin mi anlamadım ama burada noktayı koyup öğle yemeği için birşeyler hazırlamam gerekiyor.

14 Ekim 2010 Perşembe

UYANIŞ / 2. Bölüm



Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

2.Bölüm
Güneş henüz doğmamıştı. Sabah namazını eda etmek için Sultan Ahmet Camii'ne gittim. Namazdan sonra karşımda Ayasofya Camii'ni gördüğümde derin bir off çekerek içimden o günlerde gelecek diye geçirmeden edemedim. Kahvaltımızı mecmuadan tefrika için randevu verdiğim arkadaşlar ile yapacaktık. Derginin 47. sayısını Hilal Kitapevinden temin etmiştim. Tefrika'nın birinci bölümü için çokça telefon almıştım, eş dost tebriklerini iletiyor isabetli bir karar verdiğimi söylüyorlardı.

Saat dokuza yaklaşıyordu. Randevularıma erken gitmek bir alışkanlık olduğundan ilk ben oradaydım. Biraz geçtikten sonra Behçet ve Mehmet, Murat ile birlikte karşıda göründü. Bursa'dan dün akşam dönmüştü. Masaya kurulduk hemen. Ortalık çok sakindi. Eminönü için alışmadığım bir durumdu. Murat yüzüme bakarak:

— Geçen randevuya yetişemedim Mustafa Abi. Bir oğlum olduğundan çok acil Bursa’ya gitmek zorunda kaldım. Esasen bu randevuya da yetişme ihtimalim görünmüyordu. Fakat dergide ilk bölümü okuyunca oğluma Ahmet ismini koyup doğruca İstanbul’a geldim.

Ahmet… Amcamın ismi idi. Çilekeş amcamın… Babamın vefatından sonra eniştem ile beraber annemlere büyük desteği olmuştu. Onunda maddi durumu olmamasına rağmen kuru ekmeğini dahi bizimle paylaşmıştı. Behçet kısık bir sesle:

Serbest Kürsü'nün 3. Sayısı Çıkmayacaktır

Çok değerli okuyucuarım ve "Serbest Kürsü" e-dergimizi takip edenler, bilindiği üzere amatör olarak çıkardığımız "Serbest Kürsü" e-dergimizi çıkarsız 15 günde bir yayına almaktaydık. Fakat hem Ufuk kardeşimin hemde benim günlük hayattaki işlerimizin yoğunluğu münasebetiyle üçüncü sayımız çıkmayacaktır. Yolumuza büyük ihtimalle Ekim ayının 20 sinde 4. sayımız ile devam edeceğiz. Bundan sonra bu tür aksamaların olmaması için elimizden geleni yapacağız. Allah'a emanet olunuz...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Meselem: Ölürken yaşamı tatmak!

Zuhur adlı şiirimde bir mısrada geçiyordu. "Mana ne? Ölürken yaşamı tatmak." Beni sonsuzluk aleminde gezdiren ve bir ara kaybedip sonra elimden tutarak asıl hedefi gösteren bir mana. Bir emperyalist gözüyle hayat denen kavram insanın yok olmadan önce boşlukta mekan işgal etmesi ve biyolojik fonksiyonlarının yeterli düzeyde işlemesidir. Onlara göre madem yok olacağız madem bu yolun sonu bir uçurum ve biz heran ve her saniye bu uçuruma bir adım daha yaklaşıyor yani her saat başı yokluğu soluyoruz, o halde anın lezzetini çıkarmak asli vazifemizdir(bir dinsiz gözü ile).

Aman Allah'ım! Ne büyük bir yanılgı yanılgıdan ziyade küfür, şirk... O zaman yaşamanın bir manası bir gayesi olmalı. Peki nedir o tek gaye. Madem öleceğiz diyerek hazcılık prensibini esas alıp ateşe mi yürümek yoksa hakikate yani İslam'a sarılıp kendimizi Allah'a teslim ederek gerçek özgürlüğü elde mi etmek. Cevap açık ve nettir. Tek geçerli din olan İslam'ı hayatın merkezine yerleştirip, İslam'a göre yaşayıp kurtuluşa ermek. İşte bu hakikate ulaşıp ulaştıktan sonrada elden çıkarmaz isek ölüm esnasında dahi yaşamdaki hakiki lezzeti tadabiliriz. Dikkat ettiyseniz "Yaşarken ölümü tatmak." demiyorum. Bunu yalnız sığınacak bir haliki olmayanların hazcılıklarından gelen bir gayesidir.

10 Ekim 2010 Pazar

Kürsümden yükselenler-9

 Atamızın bıraktığı yerden taşıyalım bu emaneti

Ara sıra sorarım bu esrarlı soruyu kendime. Biz gerçekten kurtulabildik mi? Hala bu topraklar üzerinde akbabalar Türk'ün zayıf bir anını kollarken ve hala ne yazık ki dışa bağımlı bir ülke iken milli kurtuluşu gerçekleştirebildik mi?

Bu soruların cevabı hem evet hem hayır. Aslında olaya iki ayrı pencereden bakmak daha doğru olacak. Bu pencerelerin birisi madde penceresi birisi ise muhtaç olduğumuz ve bir türlü bulamadığımız mana penceresi... Bu soruyu ilk önce madde penceresinde değerlendirelim. Madde penceresindede iki açıdan bakmak gerekir. Birincisi 1900'lü yılların başında vatanın içerisinde bulunduğu ve her karış toprağı düşmanlar tarafından tecavüze uğramış bir devir açısından bir ikincisi ise belki ömrümüzün o günleri görmeye yetmeyeceği bu gökkubbe altında esasen bizim olan toprakları tekrar geri kazanıp 700000 km(kare)'den en aşağı 10000000 km(kare)ye ulaşmayı kurtuluş olarak görme açısından.

UYANIŞ / 1. Bölüm

 Önemli uyarı: Bu hikayede yer alan kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

1. Bölüm
Bugün mecmua’dan birkaç arkadaş ile randevum vardı. Bana bir teklifte bulunacaklarını söylemişlerdi. Üsküdar’da öğleden sonra iki de buluştuk. Behçet ve Mehmet gelmişti. Fakat Murat yoktu. Bir oğlu olduğu haberini alır almaz memleketi Bursa’ya ilk uçakla yetişmişti. Biraz geçmişti ki garson yanımıza geldi. Behçet:

— Üç çay, Mustafa Abi’nin ki karanfilli olacak.

Daha önceleri de buraya çokça uğradığımızdan garson neyi kastettiğimizi anlamıştı. Mehmet bu koyu sohbet arasında bir fırsatını bulup esas mevzuya girdi. Kalın bir sesle:

— Bizim sizin ile ilgili bir projemiz var. Hayat hikâyenizi her hafta tefrika şeklinde okuyucuya sunmak istiyoruz. ’80 döneminin binlerce mağdurlarından birisiniz. Bizi kırmamanızı ümit ediyorum.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Zindan ile gelen özgürlük: UYANIŞ

Evet değerli takipçilerim, bir önceki yazımda belirttiğim bir hikaye mevzusu vardı. Nihayet bir isim seçebildim. Hikaye'nin konusunda şimdiden birşeyler söylemek doğru olmaz. Ancak hikayenin logosunu basit bir şekilde hazırladım şimdilik. Bu akşam ilk bölümü vermem muhtemeldir. Hikayem kaç bölümden oluşur bilemiyorum. Ancak hikayeyi bitirdiğimde sanal bir kitap halinde siteye yerleştireceğim.

Görüş ve önerilerinize daima açığım. Bu arada hikayede ki kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür baştan söyleyeyim. Gerçek ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Böyle bir uyarı yaparlar ya hani başımız ağrımasın diye...

8 Ekim 2010 Cuma

Bir hikaye yazacağım, içinde ben olan...

Bir önceki projemi yani sesli yazı fikrimi gerekli teçhizatı temin edemediğimden sekteye uğradı. Ancak hala bitirmiş değilim. Yine gelecektir sesli yazılarım. Şimdi ise ideallerimi taşıyan bir edebi kahraman oluşturarak bir öykü yazmaya karar verdim. Bu öyküyü her hafta tefrika şeklinde sizlerle paylaşacağım. Öyküye henüz bir isim bulamadım. Ancak birkaç tane isim üzerinde yoğunlaştım anlayacağınız seçme aşamasındayım.

Veda ederken: İlk bölüm haftaya sizlerle

2 Ekim 2010 Cumartesi

İzledim, pişman oldum, döndüm...

Şu günden sonra bilim kukrgu filmlerinden nefret ediyorum. Arkadaşlarımın isteğiyle klas sinemasında Ölümcül Deney: Ölümden Sonra(4) adlı filme yer aldık. Filmin tek güzel yanı 3D olması idi. Arkadaş bu kadar mı saçma bir film olur yaa, bizim Cüneyt Arkın'ın filmlerine hayal ötesi diyenler hollywoodda ne buluyor anlamış değilim.

Birkere o kadar çok saçmalık ve mantık hatası vardı ki ikinci seansı izlemeye gerek duymadım. Eğer ki sinemaya gidecek olursanız bu filmi ziyaret etmenizi önermem. Eğer ki bu filimde ne olaki derseniz;
Dünya virüsün etkilerinden sarsılıp insanlar zombilere dönüşürken, Alice(millaJovovich) sağ kalanları bulup onları kurtarma macerasına devam ediyor. Umbrellayla olan savaşı yeni boyutlar kazanıyor, fakat Alice (millaJovovich)beklenmedik eski bir arkadaşından yardım alıyor. Yeni bir yol buluyorlar ve bu yol zombilerden uzak Los angeles daki bir sığınağa gidiyor. Fakat, şehre vardıklarında şehir binlerce zombi ile dolu olmaktadır, Alice ve arkadaşları ölümcül bir tuzağa doğru adım atmaktadır..

1 Ekim 2010 Cuma

Gündemden uzak kaldım neler kaçırdım?

Bir haftalık bir medya ilgisizliğine nihayet bugün son verdim. Hakikaten insan gazete okumayınca, televizyon izlemeyince yada radyo dinlemeyince de yaşayabiliyormuş(en azından bunun testini yapma imkanı bulmuş oldum). Bu aralar Sivas bir hayli yağışlı sabah ıslak akşam dahada ıslak(ama toprak kokusuda bambaşka). Asıl mevzumuza geri dönelim. İnanırmısınız Topkapı baskınından bile haberim yoktu.

Haa birde Cemil İpekçi denen insan(!)ın Mardin'de çok ünlü bir medresede yapma cürretini gösterdiği bir defile(bizim buralarda soytarılık) varmış. Bizim özgürlük dediğimiz tabiri kimileri yanlış anlamış. Medrese nedir, islam ilimlerinin öğretildiği, namaz kılınan bir mekan yani camii yani Allah'ın mukaddes evi. Peki Kültür bakanı buna nasıl müsade etti. Kusura bakmasınlar ama bu noktada eleştiri mi yapmak zorundayım. BBP genel başkanınında dediği gibi eğertoplum huzur ve refahını bozuyorsa sanat yerin dibine batsın!