17 Haziran 2009 Çarşamba

Atatürk'ün ardından Necip Fazıl

68 yıl önce bugün (16 Kasım 1938 Cumhuriyet) Necip Fazıl Kısakürek Atatürk’ün ölümünün ardından bakınız neler yazmış:

“Son onbeş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra ona varlık ve mânâ izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek yaban bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında onun yokluğu merkezi olmayan bir daire tasviri gibi içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edası ile ölüm Atatürk’ü hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü.

Ölüm her insanda basit bir tezahür farkı ile aynı marifeti tekrarlamasına rağmen; bu son misalde bulduğu müeyyide kudretini bütün tarih boyunca sık sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının bir defa bile şaşırmamaya memur sadık işçisi bu misalde kudretinin her zamanki mevzuu ile mevzuunun bu defâki kudretini bir araya getirdi. Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt ister istemez kendisine bir alaka payı düştüğünü kabul eder. Ölümünün mücerred sirayet ve ihtarı küçük bir mesafe yakınlığını bir nevî akrabalık haline getirdi. Fakat ne de olsa ölen ne kadar içtimai ve herkese ait hüviyet taşırsa taşısın bu bağ kan ve his yakınlıkları karşısında sadece yapma bir zihin telâşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz.

Bütün dünyada kralına anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defaki ölüm vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Evinizdeki bir kahve fincanının çatlaması bize Yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde; bu defaki ölümü hepimiz fi’li ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar tek eldeki parmak sayısı kadar azdır.


Hiçbir Türk kendini devlet reisine bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit edemezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama sahip olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle askeri kıt’alarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki Garp Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan Milli Kahraman’ın ölüsü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin olmadığı ve hiçbir garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkartmaktadır.

Atatürk’ün gözleri ile görmediği bu manzarayı biz yalnız gözlerimize bırakmayarak keskin bir delalet halinde şuurumuza indirmekle mükellefiz. O Türk’e hem Türk’ü hem de Avrupalıyı inandırabildi. Tarihte büyük bedbinlerle büyük nikbinlerden ibaret iki sıra kahraman vardır. Her şeyi karanlık gören aydınlığı aramaya doğru gizli bir cehde aydınlık gören de öldürücü şartlar karşısında kırılmaz bir mukavemete gebedir.

Bence bu fikirlerin ikisi de dava ve aksiyon doğuracak çapta olmak şartıyla kurtarıcılara mahsus vasıflardandır. Bedbin kahraman bizi vücudunu görmediğimiz bir hayata erdirmeğe nikbin kahraman da vücudunu görmediğimiz ölüm tehlikesinden kaçırmaya memurdur. Atatürk’ün ruhi maktalarından (kesitlerinden) bence en alakalısı O’nun yılmaz ve hezimet kabul etmez nikbinliğidir. Atatürk bu eşsiz nikbinliği başta ve sonda biri milletine ve öbürü şahsına ait iki büyük tezahürle vesikalandırdı.
Birinci vesika; Bir millet için esaret ve mahkûmiyet ânının bir vakıa halinde teslim edildiği hengamede bu vakıaya inanmayan tek adam o idi. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit o inanmadı. Bu Atatürk’ün millet ufkuna doğuşu ile başlayan ilk ve büyük nikbinliğinin tecellisidir.
İkinci vesika; Milli kahraman hasta döşeğinde günden güne fenalaşırken yakınlarından itibaren bütün Türk Milleti’ne kadar herkes ağır bir ümitsizlik içinde boğuluyor; fakat kendisi bir çocuk gibi saffetli ayağa kalkacağı otomobiline veya motörüne bineceği dakikayı bekliyor ölebileceğine biran bile mümkün gözü ile bakmıyordu. Bu da sonuncu tecelli.

Atatürk başlangıçta Milletinin; sonunda da kendisinin ölümüne inanmadı. Bu iki nikbinlik tecellisinin birinde haklı ötekinde haksız çıktı. Fakat koca bir millete hayat vesilesi getirmiş bir kahramanın ferdî hayatı olamayacağı için onu ikinci tecellide de haksız bulamayacağız.”

Necip Fazıl’ın Atatürk’ün ölümü üzerine kaleme aldığı ve “Atatürk beşer tarihinde sayısı birkaçı geçmeyen hakiki millet kurtarıcılarından bir tanesidir” diyerek bir hakkı teslim ettiği yazısının tamamını Ogün D. kardeşimizin “Atatürk Nasıl Öldürüldü” isimli kitabından okumanızı öneririm.

Her iki Türk evlâdının da mekânı Cennet olsun. [İmza]

3 yorum:

  1. tüm dünya atatürkü anlamış ama bizim memlekette atatürkü hala anlamayanlar var.bu bizi çok üzüyor.atatürk dahi bir liderdi.mekanı cennet olsun.

    yazan:www.ufuk2008.blogcu.com

    YanıtlaSil
  2. DEĞERLİ DOST:ANİ BİR KARARLA
    www.ufuk2008.blogcu.com SİTESİNİ ARTIK KULLANMAYACAĞIM.BENDE BLOGSPOT AİLESİNE KATILDIM.ARTIK YENİ SİTEM http://vatanvemillet.blogspot.com/" DUR.BU SİTEME BEKLERİM ARTIK SİZİ.

    YanıtlaSil
  3. değerli dost
    Ben bu sitede biraz acemiyim.Web sitemin kumanda panelinde 1 izleyici diye bir yazı gördüm.tıkladım siz çıktınız.bu izleyici nedir?Daha yeni olduğum için seni bir kaç konuda rahatsız edebilirim.şimdiden teşekkürler.

    YanıtlaSil